İslam Öncesi Türk Tarihi
Türk Adının anlamıoğan,türeyen veya güçlü, kuvvetli,olgun anlamına gelmektedir.
*"Türk" kelimesi ilk defa siyasi ad olarak, Göktürk Devleti tarafından kullanılmıştır.
*Coğrafi bir ad olarak, ilk defa Bizans kaynaklarında Orta Asya için kullanılmıştır. Anadolu ise XII yy dan itibaren Avrupalılarca Türkiye olarak anılmıştır.
*Millet adı olarak Türk, ilk defa 420 tarihli bir Pers metninde geçmektedir.
*Türk adına ilk defa 5yy da Pers (Sasani), 6yy da Bizans kaynaklarında rastlanmıştır.
*Hunlarla ilgili ilk tarihi belge ise MÖ 318 yılına ait bir Çin belgesidir (anlaşma belgesi).
TÜRKLERİN ANAYURDU:
*Aral Gölünün çevresi merkez olmak üzere
Altay-Sayan dağlarının kuzey batısı
Hindikuş, Himalaya ve Tanrı dağlarının kuzeyi
Hazar denizinin doğusu
Kingan dağlarının batısı
ANAYURTTA KURULAN İLK UYGARLIKLAR:
* Anav Kültürü: MÖ 5000-3000 arası Türkistan’ın Başkenti Aşkabat yakınlarında ortaya çıkarılmıştır. Yapılan kazılarda dokuma parçaları,seramik ve süs eşyaları bulunmuştur.
* Kelteminar Kültürü: MÖ 3000 yıllarında Aral gölüne dökülen Amuderya’nın deltasında bulunmuştur. Buradaki insanlar yerleşik hayat sürdürmüşlerdir.
* Afanesyevo Kültürü: MÖ 3000-2000 de Altay-Sayan dağlarının kuzey batısında bulunmuştur. Orta Asya medeniyetinin temelini oluşturduğu sanılmaktadır. Avcılık ve hayvancılıkla uğraşan savaşçı bir toplum tarafından meydana getirilmiştir.
* Andronova Kültürü: MÖ 2000-1200 yıllarında Yenisey’deki Andronova da bulunmuştur. Türklerin ilk ataları tarafından meydana getirilmiştir.
* Karasuk Kültürü: MÖ l.binde Yenisey’de bulunmuştur. Çadır, araba, kumaş dokumalar ve elbiseler bulunmuştur.
İLK TÜRK DEVLETLERİ:
*Bilinen ilk Türk devleti Saka’lardır. Sakaların Türk olduğunu Alp Er Tunga destanı ve İskitlerden kalma sanat eserlerinden anlıyoruz.
HUNLAR:
*Kutlu ülke Ötüken merkez olmak üzere Orhun ve Selenga nehirleri çevresinde kurulmuştur.
*Hunlar’a ait ilk belge MÖ 318 yılına ait Hun prensleri ile Çin arasında yapılan bir antlaşmadır.
*Hun akınları karşısında Çinliler savunma tedbiri olarak Çin Seddini yaptılar.(MÖ 214 yılında tamamlandı.)
*Bilinen ilk hükümdarı Teoman’dır.
*Temandan sonra Mete başa geçmiştir.
*Mete,Tunguzları,Yüeçiler’i ve Vusonlar’ı yendi. Çin üzerine seferler yaparak vergiye bağladı. İpek Yolunu ele geçirdi ve Çinli bir prenses ile evlendi.
Parçalanma Sebepleri:
*İç mücadeleler ve Çin’in entrikaları
*İpek Yolunun elden çıkması
*Prensler arasındaki taht kavgaları
-Çin’in egemenliğine girmek isteyen Hohanyeh ile Çiçi arasındaki mücadele sonunda Hun devleti doğu ve batı olmak üzere ikiye ayrıldı.(MÖ l yy.)
*Hohan-yeh yönetimindeki Doğu Hunları Çin’in egemenliğine girdi. Batı Hunları ise Çin tarafından ortadan kaldırıldı.
*Çinin egemenliğinden kurtulan Doğu Hunları, MS 48 yılında Kuzey ve Güney Hunları olmak üzere ikiye ayrıldılar.
*Güney Hunları inin egemenliğini kabul ederken,Kuzey Hunları batıya doğru göç ettiler.
*Batıya doğru göçeden bu Türkler kavimler göçünü başlattılar.
KAVİMLER GÖÇÜ:
*Kuzey ve Batı Hunları Balamır’ın komutasında Tuna boylarında göründüler.
*Önlerine çıkan Slav, Germen, Sakson (vs) kavimlerini batıya doğru ittiler.
Sonuçları:
*Roma İmparatorluğu parçalandı ve Batı Roma yıkıldı. (Ortaçağın başlangıcı).
*Avrupa’nın etnik yapısı değişti. Yeni devletler kuruldu.
*Barbar kavimler Hıristiyanlığı kabul ederek hakim dil haline getirdiler.
*Merkezi krallıkların yıkılmasıyla feodalite (derebeylik) rejimi kuruldu. Skolastik düşünce egemen oldu.
*Avrupa’daki karışıklıklar yüz yıl kadar sürdü.
Avrupa da Hun Devleti kuruldu.
30 Mart 2008 Pazar
Dandanakan SavaŞi
Selçuklular ile Gazneliler arasında yapılan, Selçukluların başarısıyla sonuçlanan savaş (1040).
Bu savaş, Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun kuruluşuna temel oldu. Selçukluların bağımsızlıklarını elde edişleri, Gazne devletinin itibarını sarsmıştı. Harezm valisi Altuntaşoğlu Harun, Selçukluları, Horasan'ın fethi için teşvik ederek Gaznelilere karşı isyan etti. Karahanlı hânedanından Böri Tekin, Toharistan ve Hattulan taraflarına, 1038 yılında bir akın yaptı. Onunla Ali Tekin oğulları arasında başlayan gerginlik, Gazneliler'in işine yaradı. Gazneli Sultan Mesud, 1028'de 60 savaş filinin yer aldığı büyük bir orduyla Gazne'den Belh'e hareket etti. Bir orduyu Herat'a, başka bir orduyu da Merv üzerine gönderdi. Gazneliler, Selçukluları ve Türkmenleri tamamıyla ezmek kararındaydılar. Sultan Mesud, Belh'e vardığı zaman Çağrı Bey, Talekan, Fâryâb ve Şapûrgan'ı istilâ ediyordu. Sultan Mesud, nisan ortasında, Serahs'a yürüyen 70 000 süvari ve 30 000 piyadelik ordusuyla onu takip etti. İki ordu 15 Mayıs 1039'da karşılaştı. Selçuklular, çöle çekilmek zorunda kaldılar. Bu iklime alışık olmayan Gazne ordusu, takibe girişemedi. Uzun süren çatışmalardan sonra, geçici bir anlaşma yapıldı. Bu sürede Selçuklular, Türkistan'dan gelen Oğuzlar ile birleşerek güçlendiler. Sultan Mesud, hazırlıklarını tamamlayarak 12 Kasım 1039'da tekrar harekete geçti. 1040 mayısında ilk çarpışmalar başladı. Selçuklular, hafif süvari kuvvetleriyle saldırarak, su kuyularını kullanılmaz hâle getirdiler. Gazne ordusu, su bulabilmek amacıyla, Dandanakan hisarına çekilmek zorunda kaldı. Buradaki kuyular da işe yaramaz duruma getirilmişti. Gazne ordusunda disiplin bozuldu. Meydan muharebesi üç gün sürdü. Susuzluk, yorgunluk, açlık yüzünden dağılan Gazneliler, tam bir bozguna uğradılar. 23 Mayıs 1040 Cuma günü, kesin zafer kazanıldı. Sultan Mesud, 100 süvari ile savaş meydanından güçlükle kurtuldu. Gazne ordusu, bütün hazinelerini, mallarını, silahlarını bıraktı.
Bundan sonra Selçukluların karşısına çıkacak önemli bir kuvvet kalmadı; bu zaferle Selçuklu devletinin kuruluşu kesinleşti. Savaşın sonunda Sultan Mesud, Horasan'ı tamamıyla Selçuklulara terk etti. Bağımsızlıklarını kazanan Selçuklular, bu tarihten sonra, İslâm ülkelerini ele geçirmeğe başladılar.
Bu savaş, Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun kuruluşuna temel oldu. Selçukluların bağımsızlıklarını elde edişleri, Gazne devletinin itibarını sarsmıştı. Harezm valisi Altuntaşoğlu Harun, Selçukluları, Horasan'ın fethi için teşvik ederek Gaznelilere karşı isyan etti. Karahanlı hânedanından Böri Tekin, Toharistan ve Hattulan taraflarına, 1038 yılında bir akın yaptı. Onunla Ali Tekin oğulları arasında başlayan gerginlik, Gazneliler'in işine yaradı. Gazneli Sultan Mesud, 1028'de 60 savaş filinin yer aldığı büyük bir orduyla Gazne'den Belh'e hareket etti. Bir orduyu Herat'a, başka bir orduyu da Merv üzerine gönderdi. Gazneliler, Selçukluları ve Türkmenleri tamamıyla ezmek kararındaydılar. Sultan Mesud, Belh'e vardığı zaman Çağrı Bey, Talekan, Fâryâb ve Şapûrgan'ı istilâ ediyordu. Sultan Mesud, nisan ortasında, Serahs'a yürüyen 70 000 süvari ve 30 000 piyadelik ordusuyla onu takip etti. İki ordu 15 Mayıs 1039'da karşılaştı. Selçuklular, çöle çekilmek zorunda kaldılar. Bu iklime alışık olmayan Gazne ordusu, takibe girişemedi. Uzun süren çatışmalardan sonra, geçici bir anlaşma yapıldı. Bu sürede Selçuklular, Türkistan'dan gelen Oğuzlar ile birleşerek güçlendiler. Sultan Mesud, hazırlıklarını tamamlayarak 12 Kasım 1039'da tekrar harekete geçti. 1040 mayısında ilk çarpışmalar başladı. Selçuklular, hafif süvari kuvvetleriyle saldırarak, su kuyularını kullanılmaz hâle getirdiler. Gazne ordusu, su bulabilmek amacıyla, Dandanakan hisarına çekilmek zorunda kaldı. Buradaki kuyular da işe yaramaz duruma getirilmişti. Gazne ordusunda disiplin bozuldu. Meydan muharebesi üç gün sürdü. Susuzluk, yorgunluk, açlık yüzünden dağılan Gazneliler, tam bir bozguna uğradılar. 23 Mayıs 1040 Cuma günü, kesin zafer kazanıldı. Sultan Mesud, 100 süvari ile savaş meydanından güçlükle kurtuldu. Gazne ordusu, bütün hazinelerini, mallarını, silahlarını bıraktı.
Bundan sonra Selçukluların karşısına çıkacak önemli bir kuvvet kalmadı; bu zaferle Selçuklu devletinin kuruluşu kesinleşti. Savaşın sonunda Sultan Mesud, Horasan'ı tamamıyla Selçuklulara terk etti. Bağımsızlıklarını kazanan Selçuklular, bu tarihten sonra, İslâm ülkelerini ele geçirmeğe başladılar.
Miryokefelon Savaşı ve Türk Tarihindeki Önemi
17 Eylül 1176 tarihinde Salı günü olmuştur
Türklerin kazandığı bu zafer Anadolu'nun Türk hakimiyeti altında kalmasını kesinleştiren savaş olarak bilinmektedir.
Bizans İmparatoru Manuel I Komnenos Bizans sınırlarında özellikle Eskişehir yörelerinde yoğun bir şekilde çoğalan Türkmenlerin, Denizli, Kırkağaç, Bergama ve Edremit'e değin Bizans memleketlerine akınlarda bulunmaları üzerine bu akınları önlemek amacıyla Anadoluya yeni kuvvetler göndermekle birlikte düzenleyeceği bir sefer için de askeri hazırlıklara başladı.
Manuel, papaya bir mektup yazarak, zamanın yeni bir haçlı seferi için elverişli olduğunu ve Anadoludan geçen yolun artık güven altına alınacağını bildirdi. Onun bu hazırlılarını haber alan II. Kılıç Arslan, bir elçi heyeti göndererek Daha önce yapılan barış antlaşmasının yenilenmesini önerdi, fakat imparator, Bizansa yöneltilen Türkmen akınlarının durdurulması, Bizansa sığınan Danişmendli emiri Zünnun ile şehzade Şahinşah'ın, daha önce yönetiminde bulunan memleketlerin Bizansa bırakılması şartıyla buna razı olacağını sultana bildirdi. Bu şartları kabule yanaşmayan sultan, atlı kuvvetler sevkedip Denizli yörelerine kadar olan Bizans topraklarını ağır bir şekilde tahrip etti. İmparator, Bizans kuvvetleri eşliğinde, önce şehzade Şahinşahı daha sonra da Zünnunu Anadoluya gönderme girişiminde bulundu ise de II. Kılıç Arslan'ın aldığı önlemler karşısında başarılı olamadı; Şahinşah ve Zünnun yeniden Bizans'a kaçmak zorunda bırakıldılar.
Bunun üzerine sultanın ikinci barış önerisini de reddeden Manuel, amcasının oğlu Andronikos Batatzesi bir orduyla Paphlagoniaya doğru yola çıkardı ve kendisi de içinde Frank, Peçenek, Macar ve Sırp kuvvetleri bulunduğu büyük bir orduyla, Anadolu Seçuklu Devleti'nin başkenti olan Konyaüstüne yöneldi. Bunun üzerine uçlarda bulunan kalabalık Türkmen kuvvetleri, Bizans ordusunu şiddetle mukavemet ederek yıprattılar. Kılıç Arslan, Bizans ordusunu, dar ve sarp Miryokefalon(Kumdanlı)vadisinde karşıladı meydan savaşında, Bizans ordusunu ağır bir şekilde mağlub etti
Ağır bir yenilgiye uğrayan Manuel, Selçuklulara karşı inşa ettirdiği Eskişehirve Uluborlu'nun doğusundaki Sublaion müstahkem mevkilerine geri çekilmeyi kabul etmesinden başka, Selçukludevletine savaş tazminatı olarak 100 bin altın ödemek zorunda kalmıştır. Bu zafer sonucunda, Bizansın Selçuklular karşısında savunmada kalması sağlanmış ve dolayısıyla üstünlük Türk Anadolu Selçuklu Devletine geçmiştir.
Zaferden sonra sultan II. Kılıç Arslan, başta BağdatAbbasihalifesi olmak üzere, bütün İslam hükümdarlarına birer fetihname göndererek Bizansa karşı kazandığı büyük zaferi müjdelemiştir.
Türklerin kazandığı bu zafer Anadolu'nun Türk hakimiyeti altında kalmasını kesinleştiren savaş olarak bilinmektedir.
Bizans İmparatoru Manuel I Komnenos Bizans sınırlarında özellikle Eskişehir yörelerinde yoğun bir şekilde çoğalan Türkmenlerin, Denizli, Kırkağaç, Bergama ve Edremit'e değin Bizans memleketlerine akınlarda bulunmaları üzerine bu akınları önlemek amacıyla Anadoluya yeni kuvvetler göndermekle birlikte düzenleyeceği bir sefer için de askeri hazırlıklara başladı.
Manuel, papaya bir mektup yazarak, zamanın yeni bir haçlı seferi için elverişli olduğunu ve Anadoludan geçen yolun artık güven altına alınacağını bildirdi. Onun bu hazırlılarını haber alan II. Kılıç Arslan, bir elçi heyeti göndererek Daha önce yapılan barış antlaşmasının yenilenmesini önerdi, fakat imparator, Bizansa yöneltilen Türkmen akınlarının durdurulması, Bizansa sığınan Danişmendli emiri Zünnun ile şehzade Şahinşah'ın, daha önce yönetiminde bulunan memleketlerin Bizansa bırakılması şartıyla buna razı olacağını sultana bildirdi. Bu şartları kabule yanaşmayan sultan, atlı kuvvetler sevkedip Denizli yörelerine kadar olan Bizans topraklarını ağır bir şekilde tahrip etti. İmparator, Bizans kuvvetleri eşliğinde, önce şehzade Şahinşahı daha sonra da Zünnunu Anadoluya gönderme girişiminde bulundu ise de II. Kılıç Arslan'ın aldığı önlemler karşısında başarılı olamadı; Şahinşah ve Zünnun yeniden Bizans'a kaçmak zorunda bırakıldılar.
Bunun üzerine sultanın ikinci barış önerisini de reddeden Manuel, amcasının oğlu Andronikos Batatzesi bir orduyla Paphlagoniaya doğru yola çıkardı ve kendisi de içinde Frank, Peçenek, Macar ve Sırp kuvvetleri bulunduğu büyük bir orduyla, Anadolu Seçuklu Devleti'nin başkenti olan Konyaüstüne yöneldi. Bunun üzerine uçlarda bulunan kalabalık Türkmen kuvvetleri, Bizans ordusunu şiddetle mukavemet ederek yıprattılar. Kılıç Arslan, Bizans ordusunu, dar ve sarp Miryokefalon(Kumdanlı)vadisinde karşıladı meydan savaşında, Bizans ordusunu ağır bir şekilde mağlub etti
Ağır bir yenilgiye uğrayan Manuel, Selçuklulara karşı inşa ettirdiği Eskişehirve Uluborlu'nun doğusundaki Sublaion müstahkem mevkilerine geri çekilmeyi kabul etmesinden başka, Selçukludevletine savaş tazminatı olarak 100 bin altın ödemek zorunda kalmıştır. Bu zafer sonucunda, Bizansın Selçuklular karşısında savunmada kalması sağlanmış ve dolayısıyla üstünlük Türk Anadolu Selçuklu Devletine geçmiştir.
Zaferden sonra sultan II. Kılıç Arslan, başta BağdatAbbasihalifesi olmak üzere, bütün İslam hükümdarlarına birer fetihname göndererek Bizansa karşı kazandığı büyük zaferi müjdelemiştir.
Miryokefelon Savaşı ve Türk Tarihindeki Önemi
17 Eylül 1176 tarihinde Salı günü olmuştur
Türklerin kazandığı bu zafer Anadolu'nun Türk hakimiyeti altında kalmasını kesinleştiren savaş olarak bilinmektedir.
Bizans İmparatoru Manuel I Komnenos Bizans sınırlarında özellikle Eskişehir yörelerinde yoğun bir şekilde çoğalan Türkmenlerin, Denizli, Kırkağaç, Bergama ve Edremit'e değin Bizans memleketlerine akınlarda bulunmaları üzerine bu akınları önlemek amacıyla Anadoluya yeni kuvvetler göndermekle birlikte düzenleyeceği bir sefer için de askeri hazırlıklara başladı.
Manuel, papaya bir mektup yazarak, zamanın yeni bir haçlı seferi için elverişli olduğunu ve Anadoludan geçen yolun artık güven altına alınacağını bildirdi. Onun bu hazırlılarını haber alan II. Kılıç Arslan, bir elçi heyeti göndererek Daha önce yapılan barış antlaşmasının yenilenmesini önerdi, fakat imparator, Bizansa yöneltilen Türkmen akınlarının durdurulması, Bizansa sığınan Danişmendli emiri Zünnun ile şehzade Şahinşah'ın, daha önce yönetiminde bulunan memleketlerin Bizansa bırakılması şartıyla buna razı olacağını sultana bildirdi. Bu şartları kabule yanaşmayan sultan, atlı kuvvetler sevkedip Denizli yörelerine kadar olan Bizans topraklarını ağır bir şekilde tahrip etti. İmparator, Bizans kuvvetleri eşliğinde, önce şehzade Şahinşahı daha sonra da Zünnunu Anadoluya gönderme girişiminde bulundu ise de II. Kılıç Arslan'ın aldığı önlemler karşısında başarılı olamadı; Şahinşah ve Zünnun yeniden Bizans'a kaçmak zorunda bırakıldılar.
Bunun üzerine sultanın ikinci barış önerisini de reddeden Manuel, amcasının oğlu Andronikos Batatzesi bir orduyla Paphlagoniaya doğru yola çıkardı ve kendisi de içinde Frank, Peçenek, Macar ve Sırp kuvvetleri bulunduğu büyük bir orduyla, Anadolu Seçuklu Devleti'nin başkenti olan Konyaüstüne yöneldi. Bunun üzerine uçlarda bulunan kalabalık Türkmen kuvvetleri, Bizans ordusunu şiddetle mukavemet ederek yıprattılar. Kılıç Arslan, Bizans ordusunu, dar ve sarp Miryokefalon(Kumdanlı)vadisinde karşıladı meydan savaşında, Bizans ordusunu ağır bir şekilde mağlub etti
Ağır bir yenilgiye uğrayan Manuel, Selçuklulara karşı inşa ettirdiği Eskişehirve Uluborlu'nun doğusundaki Sublaion müstahkem mevkilerine geri çekilmeyi kabul etmesinden başka, Selçukludevletine savaş tazminatı olarak 100 bin altın ödemek zorunda kalmıştır. Bu zafer sonucunda, Bizansın Selçuklular karşısında savunmada kalması sağlanmış ve dolayısıyla üstünlük Türk Anadolu Selçuklu Devletine geçmiştir.
Zaferden sonra sultan II. Kılıç Arslan, başta BağdatAbbasihalifesi olmak üzere, bütün İslam hükümdarlarına birer fetihname göndererek Bizansa karşı kazandığı büyük zaferi müjdelemiştir.
Türklerin kazandığı bu zafer Anadolu'nun Türk hakimiyeti altında kalmasını kesinleştiren savaş olarak bilinmektedir.
Bizans İmparatoru Manuel I Komnenos Bizans sınırlarında özellikle Eskişehir yörelerinde yoğun bir şekilde çoğalan Türkmenlerin, Denizli, Kırkağaç, Bergama ve Edremit'e değin Bizans memleketlerine akınlarda bulunmaları üzerine bu akınları önlemek amacıyla Anadoluya yeni kuvvetler göndermekle birlikte düzenleyeceği bir sefer için de askeri hazırlıklara başladı.
Manuel, papaya bir mektup yazarak, zamanın yeni bir haçlı seferi için elverişli olduğunu ve Anadoludan geçen yolun artık güven altına alınacağını bildirdi. Onun bu hazırlılarını haber alan II. Kılıç Arslan, bir elçi heyeti göndererek Daha önce yapılan barış antlaşmasının yenilenmesini önerdi, fakat imparator, Bizansa yöneltilen Türkmen akınlarının durdurulması, Bizansa sığınan Danişmendli emiri Zünnun ile şehzade Şahinşah'ın, daha önce yönetiminde bulunan memleketlerin Bizansa bırakılması şartıyla buna razı olacağını sultana bildirdi. Bu şartları kabule yanaşmayan sultan, atlı kuvvetler sevkedip Denizli yörelerine kadar olan Bizans topraklarını ağır bir şekilde tahrip etti. İmparator, Bizans kuvvetleri eşliğinde, önce şehzade Şahinşahı daha sonra da Zünnunu Anadoluya gönderme girişiminde bulundu ise de II. Kılıç Arslan'ın aldığı önlemler karşısında başarılı olamadı; Şahinşah ve Zünnun yeniden Bizans'a kaçmak zorunda bırakıldılar.
Bunun üzerine sultanın ikinci barış önerisini de reddeden Manuel, amcasının oğlu Andronikos Batatzesi bir orduyla Paphlagoniaya doğru yola çıkardı ve kendisi de içinde Frank, Peçenek, Macar ve Sırp kuvvetleri bulunduğu büyük bir orduyla, Anadolu Seçuklu Devleti'nin başkenti olan Konyaüstüne yöneldi. Bunun üzerine uçlarda bulunan kalabalık Türkmen kuvvetleri, Bizans ordusunu şiddetle mukavemet ederek yıprattılar. Kılıç Arslan, Bizans ordusunu, dar ve sarp Miryokefalon(Kumdanlı)vadisinde karşıladı meydan savaşında, Bizans ordusunu ağır bir şekilde mağlub etti
Ağır bir yenilgiye uğrayan Manuel, Selçuklulara karşı inşa ettirdiği Eskişehirve Uluborlu'nun doğusundaki Sublaion müstahkem mevkilerine geri çekilmeyi kabul etmesinden başka, Selçukludevletine savaş tazminatı olarak 100 bin altın ödemek zorunda kalmıştır. Bu zafer sonucunda, Bizansın Selçuklular karşısında savunmada kalması sağlanmış ve dolayısıyla üstünlük Türk Anadolu Selçuklu Devletine geçmiştir.
Zaferden sonra sultan II. Kılıç Arslan, başta BağdatAbbasihalifesi olmak üzere, bütün İslam hükümdarlarına birer fetihname göndererek Bizansa karşı kazandığı büyük zaferi müjdelemiştir.
Dünyanın Oluşumu
Yunan Mitolojisi "Başlangıçta kaos vardı" der. Daha sonra bu kaostan Gaia oluşmuştur, yani toprak, başka bir deyişle "Toprak Ana". Hesiod der ki, "Gaia'dan gökyüzü yükseldi", yani Uranos. Gökyüzü, yani Uranos; toprağın, yani Gaia'nın hem oğlu hem eşi oldu. O zamanlarda, gökyüzü ve yeryüzü birbirine o kadar yakındı ve birbirlerine öyle büyük bir aşkla sarılmışlardı ki, aralarındaki sınır ayırt edilemezdi.
Bereketli, yeşil Gaia, Uranos'un yağmurlarıyla ıslanınca, Eros ortaya çıktı; yaratıcı aşkın ruhu. Eros, bir varlıktan çok, Gaia'nın ruhu olarak tanımlanır; yeryüzü ve gökyüzünü birlikte kılan bir güç.
Gaia ve Uranos'un kucaklaşmasıyla ilk varlıklar oluşmaya başladı. Gaia, Uranos'un kolları arasında mutlulukla kıpırdandığında, narin, yeşil, yumuşak tepeler oluştu ve Gaia bu tepelerden Titanları doğurdu; düşünme yeteneğine sahip ilk varlıkları. Titanlardan sonra Gaia, yüz kollu, dev canavarlar doğurdu. Babaları Uranos onları görür görmez nefret duydu, iğrendi ve toprağın içine geri itti. Gaia acıyla kıvranıyordu, bu kıvranmalardan yeryüzündeki büyük taşlık dağlar oluştu. Ancak Uranos, Gaia'ya eziyet etmekten vazgeçmiyordu.
Gaia, acı içinde ilk çocukları olan Titanlar'a seslendi. Babaları ve yarı kardeşleri olan Uranos'a karşı kendisiyle birlik olmalarını istedi. Ancak Titanların hemen hepsi Uranos'tan ölesiye korkuyorlardı; Gaia'nın yardım çağrısına karşılık vermediler. Ancak içlerinden biri, Cronus, annesine yardım edeceğini belirtti. Titanların en cesuru olan Cronus, annesine yardım edip babasını saf dışı bıraktıklarında Evren'in idaresinin kendisine geçeceğini sezinliyor olmalıydı.
Bunun üzerine Gaia, Cronus'un pençeye benzeyen güçlü elleri için demiri yarattı. Yerden biten bu demiri çakıl taşıyla biledi, bir orak haline getirdi ve Cronus'a verdi. "Bununla babanı hadım edeceksin!" dedi. Cronus orağı aldı, ve gece olduğunda uykuya çekilen babasının üzerine atıldı ve onu hadım etti. Böylece gökyüzü, sonsuza dek yeryüzünden ayrılmış oldu, artık dünyaya hükmedecek hükümdarların, toprağa ayak basmaları gerekecekti; gökyüzünden yeryüzüne hükmetmek olanaksızlaşmıştı.
Babasının erkeklik organını kesen Cronus, ardına bile bakmadan oradan uzaklaştı. Kesilmiş erkeklik organından toprağa damlayan kanlardan yeni varlıklar doğdu. İlkin, İntikam Tanrıçaları Erinysler doğdu. Bu tanrıçalar, birçok söylencede yer almış olan korkunç yaratıklardır. "Suçluları kovalayıp duran bir nevi mitolojik polistirler" diye anlatır onları bir yazar.
Uranos'un kesilmiş erkeklik organından damlayan ikinci kan damlalarından Gigantlar doğdular. Yeryüzü görünümündeki Gaia, gökyüzü görünümündeki Uranos, fiziksel özellikleri pek bilinmeyen ancak insan görünümünde olduklarını düşünülen Titanlar ve yüz kollu devlerden sonra; Gigantların dış görünüşleri pek garipti. İnsanlara benzer bir yapıları vardı ancak vücutlarının alt kısmında yılan biçimli bir kuyruk bulunuyordu. İki ayakları üzerinde duruyorlar ancak sürüngen özellikleri de gösteriyorlardı.
Organ uçtu ve sonunda suya düştü. Üzerinde bulunan spermler tuzlu deniz suyu ile birleşti ve bir köpük oluşturdu. Bu köpük Kıbrıs Kıyıları'nda karaya vurdu ve içinden güzeller güzeli Aşk Tanrıçası Aphrodite çıktı. Aphrodite, göğün kızıdır ve ilk tanrıçalardan biridir. Roman mitinde kendisine Venüs ismi verilmiştir; sabah ve akşam yıldızı olarak görünmüştür.
Uranos hadım edilip, kesik organından Erinysler, Gigantlar ve Aphrodite doğduktan sonra, Cronus tahta geçmiş oldu. Ancak Cronus'un babasından daha da zalim bir tanrı olacağını kimse bilemezdi. Yüz kollu dev kardeşlerini kurtaracağı yerde onları daha da derinlere, Tartaros'a itti.
Tartaros, Yeraltı Dünyası'nın en derin, en korkunç, en karanlık yeridir ve Homeros tarafından "Tartaros'un yeraltı dünyasına olan uzaklığı, dünyanın gökyüzüne uzaklığı kadardır." diye tanımlanır. Oraya düşmek, bir varlığın başına gelebilecek en kötü şeydir.
Cronus, kendisine ayak bağı olacaklarını düşündüğü kardeşlerini Tartaros'a hapsettikten sonra keyfine baktı ve kardeşi Rhea'yı kendisine eş olarak aldı. Fakat hayal kırıklığına uğramış olan Gaia, Cronus'un ihanetine bir kehanetle yanıt verdi ve Cronus'un keyfini kaçırdı: "Babana yaptıklarının aynısını günün birinde çocuklarından biri de sana yapacak".
Rhea, Cronus'a bir sürü çocuk doğurdu. Böylece eski Yunan Tanrıçaları ve Tanrıları birer birer ortaya çıktılar. Cronus, annesinin kehanetinden korkuyor, Rhea doğurdukça çocukları yutuyordu. Rhea, bu durumdan elbette hoşnut değildi ancak, günün birinde doğacak çocuğunu sever de kıyamaz, yutamaz umuduyla doğurmaya devam ediyordu. Ancak Cronus akıllanacağa benzemiyordu. Oysa Rhea'nın sabrı tükenmişti, yine hamileydi ve bu sefer doğacak çocuğunu Cronus'un midesine göndermeye hiç niyeti yoktu. Annesi Gaia'dan akıl aldı, ve onun öğüdüne uyarak çocuğunu dağlık bir yere gidip doğurdu ve oğlunu keçi sütü ile besledi. Sonra da onu Kuretler'e verdi.
Kuretler, o dağlık bölgede yaşayan küçük tanrıcıklardı, ama neden tanrıydılar, ne gibi tanrısal özelliklere sahiptiler bilinmemektedir. Kuretler, eğer Cronus oralara yaklaşacak olursa korkunç sesler çıkarıp bebeğin sesini duymamasını sağlayacaklarına söz verdiler. Sonra Rhea, yerden bir kaya parçası aldı, onu battaniyelere sardı ve yutması için Cronus'a sundu. Cronus'un gözü öylesine dönmüştü ki battaniyeyle beraber yuttu kayayı. Rhea'nın bir sonraki doğumuna kadar rahatlamıştı. Ancak Rhea bir daha doğurmadı.
Aradan yıllar geçti, Zeus büyüdü, genç ve kuvvetli bir tanrı oldu. Günün birinde Metis'e, Akıllı ve Bilge Peri'ye rastladı. Zeus, ona aşık oldu. Metis'e hayatını anlattı. Babasının çılgınlıklarından, yeraltına hapsedilmiş kardeşlerinden bahsetti. Metis, öğrendikleri karşısında kayıtsız kalamadı ve Zeus'a yardım etmeye karar verdi. Hemen büyülü bir iksir hazırladı ve babasına içirmesini tembihleyerek bunu Zeus'a verdi. Zeus, babasının sarayına saki olarak bir şekilde kendisini kabul ettirdi ve şarabına büyülü iksiri karıştırıp içirmeyi başardı. İksir hemen etkisini gösterdi, Cronus birer birer yuttuğu çocuklarını kusmaya başladı.
Çocukları, Cronus'un midesinden çıktıktan sonra babalarının karşısına dikildiler: Ocak ve Ev Düzeni Tanrıçası Hestia, kolunda bir demet başak ile tasvir edilen Bereket Tanrıçası Demeter, evliliğin koruyucusu Hera, Yeraltı Dünyası'nın tanrısı Hades ve Denizler Tanrısı olan Poseidon. Hepsi de Zeus'un önderliğinde babalarına karşı birleştiler ve şiddetli bir savaş başladı.
Zeus, Tartaros'tan yüz kolluları çıkardı. Onlar da kendilerini esaretten kurtaran Zeus'a minnettarlıklarını bildirmek için onun yanında savaştılar. Hatta Zeus'a şimşekli silahlar armağan ettiler. Böylece savaş, Zeus ve kardeşlerinin üstünlüğü ile sona erdi, Bu savaşın 10 yıl kadar sürdüğü söylenir. Cronus, Zeus ile anlaşmaya razı olmuş, iktidarı devredip Mutlular Adası'na, kader ve kısmete yön vermek üzere atanmıştır.
Cronus altedilince, Zeus önderliğinde yepyeni bir düzen kurulmuştur. Zeus, kendisini "Gökyüzü'nün ve Yeryüzü'nün Tanrısı", Poseidon'u "Denizlerin ve Irmakların Tanrısı", Hades'i "Yeraltı Dünyası'nın Tanrısı" ilan edip, zirvesi devamlı bulutlarla kaplı olan Olympos Dağı'na yerleşti. Kendisine karşı gelen Titanlar'ı Tartaros'a kapatarak cezalandırdı. Ancak birer Titan oldukları halde kendisine başkaldırmayan Prometheus ve Epimetheus kardeşleri "İnsanın Yaratılışı" nda görevlendirdi. Savaşta diğer Titanlar'ın başında bulunan Atlas ise en büyük cezayı, Yerküre'yi omuzlarında taşıma cezasını aldı.
Bereketli, yeşil Gaia, Uranos'un yağmurlarıyla ıslanınca, Eros ortaya çıktı; yaratıcı aşkın ruhu. Eros, bir varlıktan çok, Gaia'nın ruhu olarak tanımlanır; yeryüzü ve gökyüzünü birlikte kılan bir güç.
Gaia ve Uranos'un kucaklaşmasıyla ilk varlıklar oluşmaya başladı. Gaia, Uranos'un kolları arasında mutlulukla kıpırdandığında, narin, yeşil, yumuşak tepeler oluştu ve Gaia bu tepelerden Titanları doğurdu; düşünme yeteneğine sahip ilk varlıkları. Titanlardan sonra Gaia, yüz kollu, dev canavarlar doğurdu. Babaları Uranos onları görür görmez nefret duydu, iğrendi ve toprağın içine geri itti. Gaia acıyla kıvranıyordu, bu kıvranmalardan yeryüzündeki büyük taşlık dağlar oluştu. Ancak Uranos, Gaia'ya eziyet etmekten vazgeçmiyordu.
Gaia, acı içinde ilk çocukları olan Titanlar'a seslendi. Babaları ve yarı kardeşleri olan Uranos'a karşı kendisiyle birlik olmalarını istedi. Ancak Titanların hemen hepsi Uranos'tan ölesiye korkuyorlardı; Gaia'nın yardım çağrısına karşılık vermediler. Ancak içlerinden biri, Cronus, annesine yardım edeceğini belirtti. Titanların en cesuru olan Cronus, annesine yardım edip babasını saf dışı bıraktıklarında Evren'in idaresinin kendisine geçeceğini sezinliyor olmalıydı.
Bunun üzerine Gaia, Cronus'un pençeye benzeyen güçlü elleri için demiri yarattı. Yerden biten bu demiri çakıl taşıyla biledi, bir orak haline getirdi ve Cronus'a verdi. "Bununla babanı hadım edeceksin!" dedi. Cronus orağı aldı, ve gece olduğunda uykuya çekilen babasının üzerine atıldı ve onu hadım etti. Böylece gökyüzü, sonsuza dek yeryüzünden ayrılmış oldu, artık dünyaya hükmedecek hükümdarların, toprağa ayak basmaları gerekecekti; gökyüzünden yeryüzüne hükmetmek olanaksızlaşmıştı.
Babasının erkeklik organını kesen Cronus, ardına bile bakmadan oradan uzaklaştı. Kesilmiş erkeklik organından toprağa damlayan kanlardan yeni varlıklar doğdu. İlkin, İntikam Tanrıçaları Erinysler doğdu. Bu tanrıçalar, birçok söylencede yer almış olan korkunç yaratıklardır. "Suçluları kovalayıp duran bir nevi mitolojik polistirler" diye anlatır onları bir yazar.
Uranos'un kesilmiş erkeklik organından damlayan ikinci kan damlalarından Gigantlar doğdular. Yeryüzü görünümündeki Gaia, gökyüzü görünümündeki Uranos, fiziksel özellikleri pek bilinmeyen ancak insan görünümünde olduklarını düşünülen Titanlar ve yüz kollu devlerden sonra; Gigantların dış görünüşleri pek garipti. İnsanlara benzer bir yapıları vardı ancak vücutlarının alt kısmında yılan biçimli bir kuyruk bulunuyordu. İki ayakları üzerinde duruyorlar ancak sürüngen özellikleri de gösteriyorlardı.
Organ uçtu ve sonunda suya düştü. Üzerinde bulunan spermler tuzlu deniz suyu ile birleşti ve bir köpük oluşturdu. Bu köpük Kıbrıs Kıyıları'nda karaya vurdu ve içinden güzeller güzeli Aşk Tanrıçası Aphrodite çıktı. Aphrodite, göğün kızıdır ve ilk tanrıçalardan biridir. Roman mitinde kendisine Venüs ismi verilmiştir; sabah ve akşam yıldızı olarak görünmüştür.
Uranos hadım edilip, kesik organından Erinysler, Gigantlar ve Aphrodite doğduktan sonra, Cronus tahta geçmiş oldu. Ancak Cronus'un babasından daha da zalim bir tanrı olacağını kimse bilemezdi. Yüz kollu dev kardeşlerini kurtaracağı yerde onları daha da derinlere, Tartaros'a itti.
Tartaros, Yeraltı Dünyası'nın en derin, en korkunç, en karanlık yeridir ve Homeros tarafından "Tartaros'un yeraltı dünyasına olan uzaklığı, dünyanın gökyüzüne uzaklığı kadardır." diye tanımlanır. Oraya düşmek, bir varlığın başına gelebilecek en kötü şeydir.
Cronus, kendisine ayak bağı olacaklarını düşündüğü kardeşlerini Tartaros'a hapsettikten sonra keyfine baktı ve kardeşi Rhea'yı kendisine eş olarak aldı. Fakat hayal kırıklığına uğramış olan Gaia, Cronus'un ihanetine bir kehanetle yanıt verdi ve Cronus'un keyfini kaçırdı: "Babana yaptıklarının aynısını günün birinde çocuklarından biri de sana yapacak".
Rhea, Cronus'a bir sürü çocuk doğurdu. Böylece eski Yunan Tanrıçaları ve Tanrıları birer birer ortaya çıktılar. Cronus, annesinin kehanetinden korkuyor, Rhea doğurdukça çocukları yutuyordu. Rhea, bu durumdan elbette hoşnut değildi ancak, günün birinde doğacak çocuğunu sever de kıyamaz, yutamaz umuduyla doğurmaya devam ediyordu. Ancak Cronus akıllanacağa benzemiyordu. Oysa Rhea'nın sabrı tükenmişti, yine hamileydi ve bu sefer doğacak çocuğunu Cronus'un midesine göndermeye hiç niyeti yoktu. Annesi Gaia'dan akıl aldı, ve onun öğüdüne uyarak çocuğunu dağlık bir yere gidip doğurdu ve oğlunu keçi sütü ile besledi. Sonra da onu Kuretler'e verdi.
Kuretler, o dağlık bölgede yaşayan küçük tanrıcıklardı, ama neden tanrıydılar, ne gibi tanrısal özelliklere sahiptiler bilinmemektedir. Kuretler, eğer Cronus oralara yaklaşacak olursa korkunç sesler çıkarıp bebeğin sesini duymamasını sağlayacaklarına söz verdiler. Sonra Rhea, yerden bir kaya parçası aldı, onu battaniyelere sardı ve yutması için Cronus'a sundu. Cronus'un gözü öylesine dönmüştü ki battaniyeyle beraber yuttu kayayı. Rhea'nın bir sonraki doğumuna kadar rahatlamıştı. Ancak Rhea bir daha doğurmadı.
Aradan yıllar geçti, Zeus büyüdü, genç ve kuvvetli bir tanrı oldu. Günün birinde Metis'e, Akıllı ve Bilge Peri'ye rastladı. Zeus, ona aşık oldu. Metis'e hayatını anlattı. Babasının çılgınlıklarından, yeraltına hapsedilmiş kardeşlerinden bahsetti. Metis, öğrendikleri karşısında kayıtsız kalamadı ve Zeus'a yardım etmeye karar verdi. Hemen büyülü bir iksir hazırladı ve babasına içirmesini tembihleyerek bunu Zeus'a verdi. Zeus, babasının sarayına saki olarak bir şekilde kendisini kabul ettirdi ve şarabına büyülü iksiri karıştırıp içirmeyi başardı. İksir hemen etkisini gösterdi, Cronus birer birer yuttuğu çocuklarını kusmaya başladı.
Çocukları, Cronus'un midesinden çıktıktan sonra babalarının karşısına dikildiler: Ocak ve Ev Düzeni Tanrıçası Hestia, kolunda bir demet başak ile tasvir edilen Bereket Tanrıçası Demeter, evliliğin koruyucusu Hera, Yeraltı Dünyası'nın tanrısı Hades ve Denizler Tanrısı olan Poseidon. Hepsi de Zeus'un önderliğinde babalarına karşı birleştiler ve şiddetli bir savaş başladı.
Zeus, Tartaros'tan yüz kolluları çıkardı. Onlar da kendilerini esaretten kurtaran Zeus'a minnettarlıklarını bildirmek için onun yanında savaştılar. Hatta Zeus'a şimşekli silahlar armağan ettiler. Böylece savaş, Zeus ve kardeşlerinin üstünlüğü ile sona erdi, Bu savaşın 10 yıl kadar sürdüğü söylenir. Cronus, Zeus ile anlaşmaya razı olmuş, iktidarı devredip Mutlular Adası'na, kader ve kısmete yön vermek üzere atanmıştır.
Cronus altedilince, Zeus önderliğinde yepyeni bir düzen kurulmuştur. Zeus, kendisini "Gökyüzü'nün ve Yeryüzü'nün Tanrısı", Poseidon'u "Denizlerin ve Irmakların Tanrısı", Hades'i "Yeraltı Dünyası'nın Tanrısı" ilan edip, zirvesi devamlı bulutlarla kaplı olan Olympos Dağı'na yerleşti. Kendisine karşı gelen Titanlar'ı Tartaros'a kapatarak cezalandırdı. Ancak birer Titan oldukları halde kendisine başkaldırmayan Prometheus ve Epimetheus kardeşleri "İnsanın Yaratılışı" nda görevlendirdi. Savaşta diğer Titanlar'ın başında bulunan Atlas ise en büyük cezayı, Yerküre'yi omuzlarında taşıma cezasını aldı.
29 Mart 2008 Cumartesi
Beyaz Diş ( Jack London)
BEYAZ DİŞ / JACK LONDON -Kitap Özeti-
TÜRKÇE DERSİ
KİTAP ÖZETİ
KİTABIN ADI BEYAZ DİŞ
KİTABIN YAZARI JACK LANDON
YAYIN EVİ VE ADRESİ ROMAN ODA YAYINLARI
BASIM YILI MART 2001
KİTABIN KONUSU:
İlkel bir dünyaya kavuşmak için uygarlıktan kaçacağı yerde, insanların aasına katılmak için ormanı terk eden vahşi bir köpeğin acı, buruk, şaşılası bir yaşamı anlatmaktadır.
KİTABIN ÖZETİ:
Karanlık ladin ağaçları ormanı, donmuş nehrin her iki yakasında yer alıyordu. Arazi öylesine cansız, ıssız ve soğuktu ki hüzün kelimesi bile onu tanımlamada yetersiz kalıyordu. Sessizlik her yanı sarmıştı.
Ama yine de bu uzak yabani topraklarda dirençli bir yaşam vardı. Görünümleriyle kurttan farksız bir köpek sürüsü donmuş nehir boyunca ilerliyordu. Hayvanların sık tüylü postları buz tutmuştu. Solukları havayla karışınca buharlaşıyor, sonra incecik buz taneciklerine dönüşüp tüylerine yapışıyordu. Deri koşumları, yine deri kayışlarla peşleri sıra sürükledikleri bir kızağa bağlanmıştı.
Gece olunca köpeklerlerden biri kaybolur. Günden güne de kabolmaları devam etmektedir. Sahiplerinden Bill kurt sürüsünü ürkütmek ve hıncını onlardan almak için onları vurmaya kara verir. Ama bu onun sonu olur.
Daha sonra dişi kurt ve diğer sürünün üyeleri başka bir kızak grubunun geldiğini fark edince onların peşini bırakırlar. Sürünün diğer üyeleriden olan Tek göz ve Genç kurt dişi kurtla birlikte olabilmek için bir mücadeleye girişirler. Bu mücadeleyi Tek göz kazanır. Dişi kurtla birlikte dört adet yavruları olur. Yavru kurt mağradan çıkmadığı ve dünyayı tanımadığı için çok toydur. Ama daha sonra mağradan çıkar ve tehlikeli dünyayı kendi gözleriyle görür. Kıtlık zamanı vaşak yavrularını yerler fakat annesiyle dişi kurt ve beyaz diş dövüşmek durumunda kalırlar. Bu dövüşü vaşak hayatını kaybederek öder. Bu olaydan sonra ise dişi kurt’un yani “kishe”nin sahipleri gelir ve beyaz dişi ve annesini kamplarına götürürler. Beyaz diş günden güne daha vahşileşir ve Lip lip’in ve kamptaki diğer köpeklerin öfkesini üstüne çeker. Bunun sebebi ise babsının bir kurt olmasıdır. Kampta gün geçtikçe Beyaz diş’in ünü git gide yayılır. Yalnız bu ün kötü bir ündür. Çadırlardan balık, et vb gibi yiyecekleri çalar, diğer köpeklerle boğuşur, oları kimi zaman öldüresiye döver. Kampta beliren kıtlıklerda kampı terk eder ve kıtlık bitene kadar oraya uğramaz. Böyle yapmasının nedeni ise kaptaki insanların aç kalınca köpekleri de yemeleridir. Bir gün Beyaz Diş ile Kishe ayrılmak zorunda kalırlar. Beyaz Diş annesinin ardından gitmeye kalkar ama sahibi Gri Kunduz gitmesine izin vermez. Daha sonra ise Gri Kunduz elindeki malzemeleri satmak için kuzey ülkesine gider ve yanında Beyaz Diş de vardır.
Kuzey ülkesi sınılı yaz aylarında altın arayıcılarının gözde yerlerinden biri olmuştur. Buraya yüzlerce altın arayıcısı gelir. Bu umt ülkesin de Gri Kunduz elindeki malları satarak iyi bir gelir elde eder. Beyaz Diş orada da rahat durmaz. Alltın aramaya gelen kişilerin narin, zayıf, korkak köpeklerine derslerini verir. Beyaz Diş’in bu durumunu gören kuyzey ülkesinin yerlilerinden Güzel Smith bu halini Gri Kunduz’a onu kendisine satması için konuşur. Gri Kunduzun karalı tutumu karşısında ise taktik değiştirerek Gri Kunduz’a içki verir ve onu alıştırır. Bir aya kalmadan Güzel Smith Gri Kunduz’un elinde ne varsa ne yoksa hepsini alır ve verdiği içkilerin parasına karşılık Beyaz Diş’I ister. Mecburen Gri Kunduz bu isteği yerine getirmek zorunda kalır.
Beyaz Diş Güzel Smith’i ilk gördüğünden beri hiç hoşlanmamaktadır. Üç defa kaçma girişiminde bulunur ama yine Güzel Smith kaçan köpeği Gri Kunduzdan tekrar alır. Bu arada da öfkesi ve diğer canlılara karşı olan düşmanlığı giderek artar. Eski sahibini kendisini verdiği için ona karşı nefret duyuyordur. Yeni sahibi ise onu günden güne daha da kızdırır ve onu köpek dövüşlerine çıkarır.
Beyaz Diş karşısına çıkan bütün rakiplerini teker teker öldürür. Dövüşlerde başka şansıda yoktur. Sadece yenen hayatta kalır diğerinin ise oradan ölüsü çıkar. Beyaz Diş yine bir dövüşte yalnız bu seferki zorlu bir rakip olan bir doberman cinsi köpekle dövüşür ve bu köpek onu gafil avlar. Doberman Beyaz Diş’in can alıcı bölgesi olan boğazını kapar. Beyaz Diş ne yaptıysa onun elinden kurtulamaz. O civardan geçmekte olan kızaklı iki kişi Beyaz Diş’in yardımına koşarlar. Onu sahibinden az bir para karşılığı zorla alırlar. Güzel Smith Beyaz Diş’i vermeyi ilk başta kabul etmese de sonunda razı olur ve onu satar.
Beyaz Diş yeni sahibi olan Scott’i ilk başta kabul etmez. Kendisini cezalandırmalarını bekler. Halbuki Scott Beyaz Diş’in bu haliyle yaşayıp yaşamayacağını düşünür çünkü Beyaz Diş fazla hırpalanmış, boğazında yarası vardır. Buna rağmen Beyaz Dişyaşamayı başarır ve yeni sahibinin sevgisi sayesinde yavaş yavaş uysallaşmaya başlar. Beyaz Diş sahibinin evini koruyup gözetlerken sahibi ise onun bakımını üstlenmiştir.
Gün gelir Scott işi gereği Kaliforniya’ya ailesinin yanına gitmeye karar verir. Ama Beyaz Diş sahibinin ilk gitme girişiminden tecrübe alarak onun kendisini tekrar terk edeceğini sezer. İstediği gibi sahibiyle birlikte ailesinin yanına gider. Oradaki kurallara çabuk alışır. Diğer köpeklerle kavga etmez, tavukları yemez, başka issanlara saldırmaz, eğer hırsız değillerse tabii.
Haberlerde Scott’ın babasının mahkum ettiği bir katil hapisten kaçar ve zanlı Scott’ın evine girer. Ev halkı o gece büyük bir gürültü ve iki el silah sesiyle uyanırlar. Salona girip baktıklarında Beyaz Diş’in yaralı olarak yattığını katilin ise boylu boyunca kanlar içinde yere serili bulurlar. Beyaz Diş’i hemen veterinere götürürler. Doktor ameliyata alınması gerektiğini fakat bu durumda ameliyat iyi geçse dahi yaşayamayacağı kanısındadır. Lakin Beyaz Diş’in yaşama gücü bu vahim durumunda devreye girerek onun hayatta kalmasını sağlar ve eşi olan kangal köpek ve yavruları ile birlikte olayların yorgunluğu yüzünden güneşin ılıklığında derin bir uykuya dalar.
KİTABIN ANAFİKRİ:
Hayattaki zorluklara karşı ne olursa olsun elimizden gelenin en iyisini yapmamız gerektiğini ayrıca doğadaki her canlının vahşiş bile olsa sevgiye muhtaç olduğunu aşılamaktadır.
KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Beyaz Diş: Zeki, çevik, vahşi,
Kische: Beyaz Diş’in annesidir.
Tek göz: Beyaz dişin babasıdır.
Lip Lip: Beyaz Diş’in kamptaki peşini bırakmayan düşmanıdır.
Gri Kunduz: Beyaz Diş’in ve annesinin sahibi aynı zamanda güçlü, adil, cesur bir insandır.
Matt: Scott’ın yardımcısıdır. Beyaz Diş’in ilk başta sevmediği fakat sonra onun iyi bir insan olduğunu fark ettiği bir kişidir.
Scott: Beyaz Diş’in en son sahibidir. Beyaz Diş ondan sevginin ve koşulsuz itaatin ne olduğunu öğrenmiştir.
KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
İnsanın insanla ve doğayla olan mücadelesini destansı boyutlara ulaştırmıştır. Okumanızı tavsiye ederim.
KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
Çocukluğu ve gençliği, onu denize bağlayan Batı Kıyısı'nda geçti. Ortaokuldan sonra okulu bıraktı, ama kendini yetiştirmeyi bırakmadı. Tam bir kitap ve kütüphane kurduydu. Bu arada adını Jack olarak değiştirdi. Beş yıllık bir aradan sonra, 19 yaşında liseye döndü. Liseden sonra Berkeley'deki Kaliforniya Üniversitesi'ne de başladı.
Ama o zamana dek limanda ve fabrikalarda amelelik yapmış, inci kaçakçılığına karışmış, Pasifik seferi yapan gemilerde miço olmuş, mevsimlik işçilerin arasında ülkenin pek çok yerini dolaşmış biri olarak üniversiteyi çok sıkıcı ve ruhsuz buldu. Altı ay dayandığı üniversiteyi "hevesten yoksun aklın gönülsüz arayışları"nın sürdüğü bir yer olarak tanımladı. Yine aynı sıralarda okumanın yanısıra yazmaya da merak sardı. Durmaksızın öyküler, fıkralar, şiirler yazıp yayıncılara yolluyor, ama sürekli reddediliyordu. 1897'de Alaska'da altın peşine düştü. Altın bulamadı ama, eserlerinde ustalıkla kullanacağı pek çok deneyim ve öyküyle geri döndü. 1899'da büyük bir dergiyle anlaşarak düzenli olarak hikayelerini yayınlatmaya başladıÖyküleri yayınlanmaya başladıktan sonra hayatı boyunca, ne olursa olsun günde en az bin kelime yazmayı adet edindi. Bu sıkı disiplini sayesinde de bu denli üretken olabildi. Kısa sürede tanındı. "Halkla ilişkiler" (yani PR) işini çok iyi kullandı. Sinema endüstrisinin geleceğini gören ve romanlarının filme alınmasını sağlayan ilk edebiyatçılardandı.1900'de Bess Maddern ile ilk evliliğini yaptı. Ama bu bir mantık evliliğiydi. Beş yıl sürdü. Joan ve Bess adında iki kızı oldu. Bess ile evliyken tanıştığı ve "can yoldaşım" dediği Charmian Kitteridge ile 1905'te evlendi. Charmian sıkı bir can yoldaşıydı. Birlikte, bugün pek yaygın olan aile tipi gezi teknelerinin ilk örneği olan Snark'ı yaptırıp 1907'de Hawaii'ye yelken açtılar, 1905'ten başlayarak koskoca bir çiftlik kurdular. Charmian üç de kitap yazdı. London 22 Kasım 1916'da, yani daha kırk yaşındayken böbrek yetmezliğinden öldü.
TÜRKÇE DERSİ
KİTAP ÖZETİ
KİTABIN ADI BEYAZ DİŞ
KİTABIN YAZARI JACK LANDON
YAYIN EVİ VE ADRESİ ROMAN ODA YAYINLARI
BASIM YILI MART 2001
KİTABIN KONUSU:
İlkel bir dünyaya kavuşmak için uygarlıktan kaçacağı yerde, insanların aasına katılmak için ormanı terk eden vahşi bir köpeğin acı, buruk, şaşılası bir yaşamı anlatmaktadır.
KİTABIN ÖZETİ:
Karanlık ladin ağaçları ormanı, donmuş nehrin her iki yakasında yer alıyordu. Arazi öylesine cansız, ıssız ve soğuktu ki hüzün kelimesi bile onu tanımlamada yetersiz kalıyordu. Sessizlik her yanı sarmıştı.
Ama yine de bu uzak yabani topraklarda dirençli bir yaşam vardı. Görünümleriyle kurttan farksız bir köpek sürüsü donmuş nehir boyunca ilerliyordu. Hayvanların sık tüylü postları buz tutmuştu. Solukları havayla karışınca buharlaşıyor, sonra incecik buz taneciklerine dönüşüp tüylerine yapışıyordu. Deri koşumları, yine deri kayışlarla peşleri sıra sürükledikleri bir kızağa bağlanmıştı.
Gece olunca köpeklerlerden biri kaybolur. Günden güne de kabolmaları devam etmektedir. Sahiplerinden Bill kurt sürüsünü ürkütmek ve hıncını onlardan almak için onları vurmaya kara verir. Ama bu onun sonu olur.
Daha sonra dişi kurt ve diğer sürünün üyeleri başka bir kızak grubunun geldiğini fark edince onların peşini bırakırlar. Sürünün diğer üyeleriden olan Tek göz ve Genç kurt dişi kurtla birlikte olabilmek için bir mücadeleye girişirler. Bu mücadeleyi Tek göz kazanır. Dişi kurtla birlikte dört adet yavruları olur. Yavru kurt mağradan çıkmadığı ve dünyayı tanımadığı için çok toydur. Ama daha sonra mağradan çıkar ve tehlikeli dünyayı kendi gözleriyle görür. Kıtlık zamanı vaşak yavrularını yerler fakat annesiyle dişi kurt ve beyaz diş dövüşmek durumunda kalırlar. Bu dövüşü vaşak hayatını kaybederek öder. Bu olaydan sonra ise dişi kurt’un yani “kishe”nin sahipleri gelir ve beyaz dişi ve annesini kamplarına götürürler. Beyaz diş günden güne daha vahşileşir ve Lip lip’in ve kamptaki diğer köpeklerin öfkesini üstüne çeker. Bunun sebebi ise babsının bir kurt olmasıdır. Kampta gün geçtikçe Beyaz diş’in ünü git gide yayılır. Yalnız bu ün kötü bir ündür. Çadırlardan balık, et vb gibi yiyecekleri çalar, diğer köpeklerle boğuşur, oları kimi zaman öldüresiye döver. Kampta beliren kıtlıklerda kampı terk eder ve kıtlık bitene kadar oraya uğramaz. Böyle yapmasının nedeni ise kaptaki insanların aç kalınca köpekleri de yemeleridir. Bir gün Beyaz Diş ile Kishe ayrılmak zorunda kalırlar. Beyaz Diş annesinin ardından gitmeye kalkar ama sahibi Gri Kunduz gitmesine izin vermez. Daha sonra ise Gri Kunduz elindeki malzemeleri satmak için kuzey ülkesine gider ve yanında Beyaz Diş de vardır.
Kuzey ülkesi sınılı yaz aylarında altın arayıcılarının gözde yerlerinden biri olmuştur. Buraya yüzlerce altın arayıcısı gelir. Bu umt ülkesin de Gri Kunduz elindeki malları satarak iyi bir gelir elde eder. Beyaz Diş orada da rahat durmaz. Alltın aramaya gelen kişilerin narin, zayıf, korkak köpeklerine derslerini verir. Beyaz Diş’in bu durumunu gören kuyzey ülkesinin yerlilerinden Güzel Smith bu halini Gri Kunduz’a onu kendisine satması için konuşur. Gri Kunduzun karalı tutumu karşısında ise taktik değiştirerek Gri Kunduz’a içki verir ve onu alıştırır. Bir aya kalmadan Güzel Smith Gri Kunduz’un elinde ne varsa ne yoksa hepsini alır ve verdiği içkilerin parasına karşılık Beyaz Diş’I ister. Mecburen Gri Kunduz bu isteği yerine getirmek zorunda kalır.
Beyaz Diş Güzel Smith’i ilk gördüğünden beri hiç hoşlanmamaktadır. Üç defa kaçma girişiminde bulunur ama yine Güzel Smith kaçan köpeği Gri Kunduzdan tekrar alır. Bu arada da öfkesi ve diğer canlılara karşı olan düşmanlığı giderek artar. Eski sahibini kendisini verdiği için ona karşı nefret duyuyordur. Yeni sahibi ise onu günden güne daha da kızdırır ve onu köpek dövüşlerine çıkarır.
Beyaz Diş karşısına çıkan bütün rakiplerini teker teker öldürür. Dövüşlerde başka şansıda yoktur. Sadece yenen hayatta kalır diğerinin ise oradan ölüsü çıkar. Beyaz Diş yine bir dövüşte yalnız bu seferki zorlu bir rakip olan bir doberman cinsi köpekle dövüşür ve bu köpek onu gafil avlar. Doberman Beyaz Diş’in can alıcı bölgesi olan boğazını kapar. Beyaz Diş ne yaptıysa onun elinden kurtulamaz. O civardan geçmekte olan kızaklı iki kişi Beyaz Diş’in yardımına koşarlar. Onu sahibinden az bir para karşılığı zorla alırlar. Güzel Smith Beyaz Diş’i vermeyi ilk başta kabul etmese de sonunda razı olur ve onu satar.
Beyaz Diş yeni sahibi olan Scott’i ilk başta kabul etmez. Kendisini cezalandırmalarını bekler. Halbuki Scott Beyaz Diş’in bu haliyle yaşayıp yaşamayacağını düşünür çünkü Beyaz Diş fazla hırpalanmış, boğazında yarası vardır. Buna rağmen Beyaz Dişyaşamayı başarır ve yeni sahibinin sevgisi sayesinde yavaş yavaş uysallaşmaya başlar. Beyaz Diş sahibinin evini koruyup gözetlerken sahibi ise onun bakımını üstlenmiştir.
Gün gelir Scott işi gereği Kaliforniya’ya ailesinin yanına gitmeye karar verir. Ama Beyaz Diş sahibinin ilk gitme girişiminden tecrübe alarak onun kendisini tekrar terk edeceğini sezer. İstediği gibi sahibiyle birlikte ailesinin yanına gider. Oradaki kurallara çabuk alışır. Diğer köpeklerle kavga etmez, tavukları yemez, başka issanlara saldırmaz, eğer hırsız değillerse tabii.
Haberlerde Scott’ın babasının mahkum ettiği bir katil hapisten kaçar ve zanlı Scott’ın evine girer. Ev halkı o gece büyük bir gürültü ve iki el silah sesiyle uyanırlar. Salona girip baktıklarında Beyaz Diş’in yaralı olarak yattığını katilin ise boylu boyunca kanlar içinde yere serili bulurlar. Beyaz Diş’i hemen veterinere götürürler. Doktor ameliyata alınması gerektiğini fakat bu durumda ameliyat iyi geçse dahi yaşayamayacağı kanısındadır. Lakin Beyaz Diş’in yaşama gücü bu vahim durumunda devreye girerek onun hayatta kalmasını sağlar ve eşi olan kangal köpek ve yavruları ile birlikte olayların yorgunluğu yüzünden güneşin ılıklığında derin bir uykuya dalar.
KİTABIN ANAFİKRİ:
Hayattaki zorluklara karşı ne olursa olsun elimizden gelenin en iyisini yapmamız gerektiğini ayrıca doğadaki her canlının vahşiş bile olsa sevgiye muhtaç olduğunu aşılamaktadır.
KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Beyaz Diş: Zeki, çevik, vahşi,
Kische: Beyaz Diş’in annesidir.
Tek göz: Beyaz dişin babasıdır.
Lip Lip: Beyaz Diş’in kamptaki peşini bırakmayan düşmanıdır.
Gri Kunduz: Beyaz Diş’in ve annesinin sahibi aynı zamanda güçlü, adil, cesur bir insandır.
Matt: Scott’ın yardımcısıdır. Beyaz Diş’in ilk başta sevmediği fakat sonra onun iyi bir insan olduğunu fark ettiği bir kişidir.
Scott: Beyaz Diş’in en son sahibidir. Beyaz Diş ondan sevginin ve koşulsuz itaatin ne olduğunu öğrenmiştir.
KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
İnsanın insanla ve doğayla olan mücadelesini destansı boyutlara ulaştırmıştır. Okumanızı tavsiye ederim.
KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
Çocukluğu ve gençliği, onu denize bağlayan Batı Kıyısı'nda geçti. Ortaokuldan sonra okulu bıraktı, ama kendini yetiştirmeyi bırakmadı. Tam bir kitap ve kütüphane kurduydu. Bu arada adını Jack olarak değiştirdi. Beş yıllık bir aradan sonra, 19 yaşında liseye döndü. Liseden sonra Berkeley'deki Kaliforniya Üniversitesi'ne de başladı.
Ama o zamana dek limanda ve fabrikalarda amelelik yapmış, inci kaçakçılığına karışmış, Pasifik seferi yapan gemilerde miço olmuş, mevsimlik işçilerin arasında ülkenin pek çok yerini dolaşmış biri olarak üniversiteyi çok sıkıcı ve ruhsuz buldu. Altı ay dayandığı üniversiteyi "hevesten yoksun aklın gönülsüz arayışları"nın sürdüğü bir yer olarak tanımladı. Yine aynı sıralarda okumanın yanısıra yazmaya da merak sardı. Durmaksızın öyküler, fıkralar, şiirler yazıp yayıncılara yolluyor, ama sürekli reddediliyordu. 1897'de Alaska'da altın peşine düştü. Altın bulamadı ama, eserlerinde ustalıkla kullanacağı pek çok deneyim ve öyküyle geri döndü. 1899'da büyük bir dergiyle anlaşarak düzenli olarak hikayelerini yayınlatmaya başladıÖyküleri yayınlanmaya başladıktan sonra hayatı boyunca, ne olursa olsun günde en az bin kelime yazmayı adet edindi. Bu sıkı disiplini sayesinde de bu denli üretken olabildi. Kısa sürede tanındı. "Halkla ilişkiler" (yani PR) işini çok iyi kullandı. Sinema endüstrisinin geleceğini gören ve romanlarının filme alınmasını sağlayan ilk edebiyatçılardandı.1900'de Bess Maddern ile ilk evliliğini yaptı. Ama bu bir mantık evliliğiydi. Beş yıl sürdü. Joan ve Bess adında iki kızı oldu. Bess ile evliyken tanıştığı ve "can yoldaşım" dediği Charmian Kitteridge ile 1905'te evlendi. Charmian sıkı bir can yoldaşıydı. Birlikte, bugün pek yaygın olan aile tipi gezi teknelerinin ilk örneği olan Snark'ı yaptırıp 1907'de Hawaii'ye yelken açtılar, 1905'ten başlayarak koskoca bir çiftlik kurdular. Charmian üç de kitap yazdı. London 22 Kasım 1916'da, yani daha kırk yaşındayken böbrek yetmezliğinden öldü.
Tunadan Uçan Kuş ( Gülten Dayıoğlu)
Kitabın Adı: Tuna ‘dan Uçan Kuş
Kitabın Yazarı: Gülten DAYIOĞLU
Olayın Geçtiği Yer: Tuna nehri kıyısı, Nemçe Sancağı sınırları (Pirak çiftliği).
· Kişiler:
Boris: Aklı, güzelliği, yetenekleri ile dillere destan bir çocuktu.
· Kitabın Özeti:
Boris, tuna kıyılarında yaşayan, çok akıllı ve olağanüstü yeteneklere sa*hip bir çocuktu. Padişah fermanıyla devşirmeye alındı. Zorla annesinin kollarından ko*parılan Boris, Başkent İstanbul’a götürülürken, Turnacıbaşı’nın elinden kaçtı. Daha sonra,azılı eşkıya Dramalı Deli Hüseyin’e tutsak oldu. Afrika’da köle pazarlarında sa*tılarak kendini Habeşistan sarayında buldu. Diri diri gömülme pahasına buradan kurta*rıldı.Yeniden İstanbul’a getirildi. Adı değiştirilip “Behram” oldu. Kısa sürede Padişa*hın gözüne girdi.Topkapı Sarayı’nda, Enderun okulunda eğitim görerek, yükselmeye başladı.
Behram, Tuna’dan uçan bir kuştu. Asya, Afrika, Avrupa göklerinde yıllar yılı kanat çırptı. Soluk kesici serüvenlere daldı. Başından akla gelmedik olaylar geçti. Sonra bir gün kanadı kırıldı. Ama, o yılmadı. Yaşamı boyunca zihin, bellek ve gönül kanatlarıyla uçmayı sürdürdü.
Devşirmelikten Osmanlı Başvezirliğine yükselen Boris, en sonunda yurduna döndü. Burada halka eğitim hizmeti verdikten sonra, hayata gözlerini yumdu.
· Kitap Hakkındaki Düşüncelerim: Bu kitap; aklı ve yetenekleriyle ünlü Boris’in acıklı, heyecanlı serüvenini akıcı bir dille bizlere aktarmıştır. Bu kitabı arkadaşlarıma tav*siye ediyorum.
· Yazar Hakkında Bilgi:
GÜLTEN DAYIOĞLU
1935 yılında Kütahya’nın Emet ilçesinde dünyaya gelen Gülten DAYIOĞLU, ilk ve orta öğrenimini, Anadolu’nun çeşitli yerlerinde yaptıktan sonra, İstanbul Atatürk Lisesi’ni bitirdi. Bir süre İstanbul Hukuk Fakültesi’ne devam etti. Dışarıdan sınavlara girerek ilkokul öğretmeni oldu. 15 yıllık hizmetten sonra, 1976 yılında istifa ederek öğretmenlikten ayrıldı.
15 yaşlarında yazı denemelerine başlayan Dayıoğlu, ilk kez 1963 yılında DÖL adlı öyküleriyle yazı hayatına atıldı ve 1964 – 1965 Cumhuriyet Gazetesi Yunus NADİ öykü ödülünü aldı.
“Dünya Çocukların Olsa” adlı çocuk romanı, 1986’da Almanya Yayıncılar Birliği’nce “Gençliğe yarın umudu veren” diye tanımlanan dünyaca ünlü üç yüz çocuk kitabı dizisine seçilmiştir. Yazarın Tomurcuk dizisi (1984 – 1985) adıyla yayınlanan uzun öyküleri şunlardır: Azat Kuşu, Şenlik Günü, Kır Gezisi, Uçan Motor, Deli Bey, Sıcak Ekmek, Uçurtma, Kumluktaki Yavru Martı. Gülten DAYIOĞLU ayrıca, Ayşegül (Caroline) adlı çocuk kitapları dizisinin on altı kitabını Türkçe’ye uyarlamıştır.
Yazarın roman, öykü, radyo ve televizyon oyunları yanında, yurt dışındaki işçi çocuklarının eğitim ve öğrenimlerine ilişkin sorunlarını içeren inceleme yazıları Cumhuriyet ve Milliyet gazetelerinde yayınlanmıştır. Çalışmalarını yoğun bir biçimde sürdüren Dayıoğlu’nun son olarak, yurtdışından kesin dönüş yapan işçi ailelerinin köy, kent, kasaba ve gece kondu kesimlerinde topluma uyum sorunlarını konu eden Geriye Dönenler yayınlanmıştır.
Kitabın Yazarı: Gülten DAYIOĞLU
Olayın Geçtiği Yer: Tuna nehri kıyısı, Nemçe Sancağı sınırları (Pirak çiftliği).
· Kişiler:
Boris: Aklı, güzelliği, yetenekleri ile dillere destan bir çocuktu.
· Kitabın Özeti:
Boris, tuna kıyılarında yaşayan, çok akıllı ve olağanüstü yeteneklere sa*hip bir çocuktu. Padişah fermanıyla devşirmeye alındı. Zorla annesinin kollarından ko*parılan Boris, Başkent İstanbul’a götürülürken, Turnacıbaşı’nın elinden kaçtı. Daha sonra,azılı eşkıya Dramalı Deli Hüseyin’e tutsak oldu. Afrika’da köle pazarlarında sa*tılarak kendini Habeşistan sarayında buldu. Diri diri gömülme pahasına buradan kurta*rıldı.Yeniden İstanbul’a getirildi. Adı değiştirilip “Behram” oldu. Kısa sürede Padişa*hın gözüne girdi.Topkapı Sarayı’nda, Enderun okulunda eğitim görerek, yükselmeye başladı.
Behram, Tuna’dan uçan bir kuştu. Asya, Afrika, Avrupa göklerinde yıllar yılı kanat çırptı. Soluk kesici serüvenlere daldı. Başından akla gelmedik olaylar geçti. Sonra bir gün kanadı kırıldı. Ama, o yılmadı. Yaşamı boyunca zihin, bellek ve gönül kanatlarıyla uçmayı sürdürdü.
Devşirmelikten Osmanlı Başvezirliğine yükselen Boris, en sonunda yurduna döndü. Burada halka eğitim hizmeti verdikten sonra, hayata gözlerini yumdu.
· Kitap Hakkındaki Düşüncelerim: Bu kitap; aklı ve yetenekleriyle ünlü Boris’in acıklı, heyecanlı serüvenini akıcı bir dille bizlere aktarmıştır. Bu kitabı arkadaşlarıma tav*siye ediyorum.
· Yazar Hakkında Bilgi:
GÜLTEN DAYIOĞLU
1935 yılında Kütahya’nın Emet ilçesinde dünyaya gelen Gülten DAYIOĞLU, ilk ve orta öğrenimini, Anadolu’nun çeşitli yerlerinde yaptıktan sonra, İstanbul Atatürk Lisesi’ni bitirdi. Bir süre İstanbul Hukuk Fakültesi’ne devam etti. Dışarıdan sınavlara girerek ilkokul öğretmeni oldu. 15 yıllık hizmetten sonra, 1976 yılında istifa ederek öğretmenlikten ayrıldı.
15 yaşlarında yazı denemelerine başlayan Dayıoğlu, ilk kez 1963 yılında DÖL adlı öyküleriyle yazı hayatına atıldı ve 1964 – 1965 Cumhuriyet Gazetesi Yunus NADİ öykü ödülünü aldı.
“Dünya Çocukların Olsa” adlı çocuk romanı, 1986’da Almanya Yayıncılar Birliği’nce “Gençliğe yarın umudu veren” diye tanımlanan dünyaca ünlü üç yüz çocuk kitabı dizisine seçilmiştir. Yazarın Tomurcuk dizisi (1984 – 1985) adıyla yayınlanan uzun öyküleri şunlardır: Azat Kuşu, Şenlik Günü, Kır Gezisi, Uçan Motor, Deli Bey, Sıcak Ekmek, Uçurtma, Kumluktaki Yavru Martı. Gülten DAYIOĞLU ayrıca, Ayşegül (Caroline) adlı çocuk kitapları dizisinin on altı kitabını Türkçe’ye uyarlamıştır.
Yazarın roman, öykü, radyo ve televizyon oyunları yanında, yurt dışındaki işçi çocuklarının eğitim ve öğrenimlerine ilişkin sorunlarını içeren inceleme yazıları Cumhuriyet ve Milliyet gazetelerinde yayınlanmıştır. Çalışmalarını yoğun bir biçimde sürdüren Dayıoğlu’nun son olarak, yurtdışından kesin dönüş yapan işçi ailelerinin köy, kent, kasaba ve gece kondu kesimlerinde topluma uyum sorunlarını konu eden Geriye Dönenler yayınlanmıştır.
Yaprak Dökümü ( Reşat Nuri Gültekin)
KİTABIN ADI YAPRAK DÖKÜMÜ
KİTABIN YAZARI REŞAT NURİ GÜNTEKİN
YAYIN EVİ İNKILAP VE AKA
BASIM YILI 1983
SAYFA SAYISI 144
1.KİTABIN KONUSU:
Eğlence,gereksiz yere para harcama ,modaya olan düşkünlük ve gereksiz yere para harcanması sonucu bir ailenin yaşadığı maddi sıkıntılar ve bunun sonucu dağılan bir aile.
2.KİTABIN ÖZETİ:
Ali Rıza Bey,kendi prensipleriyle bağdaşmayan insanlarla çalışmayı istemediği için şirketteki memuriyetinden istifa eder;üsküdardaki evine çekilir.Ali Rıza Bey, işten çıktığı sırada oğlu Şevket yüksek maaşla bir bankaya memur olur;evin bütün yükü onun üzerine biner.Babasının doğruluk ve namus uğruna işten istifa etmesini uygun bulur.Buna karşılık Ali Rıza Beyin hanımı Hayriye Hanım durumdan hiç memnun olmaz.
Bir süre sonra Şevket,Ferhunde adında hafif meşrep bir kadınla evlenir.Eğlenceye düşkün olan bu kadın,birbirinden genç,güxel ve hareketli,meraklı olan Necla ve Leylay’nın da karakterini bozar.Bir eğlence ve moda düşkünlüğü başlar.Evde sık sık partiler düzenlenir.Hayriye Hanım,sırf kızlarına koca bulmak ümidiyle evde her değişikliğe razı olur.Şevkette olanlardan memnun kalmamasına rağmen belki de karısının tesiriyle kendisini bu hevese kaptırmıştır…
Evde gün geçtikçe itbarı düşen Ali Rıza Bey tekrar işe girmeyi düşünse de başaramaz.Eğlence ve toplantılar için lüzumsuz para harcanan evde maddi sıkıntılar başlar.Evdeki bu anormal havaya ayak uyduramayacağını anlayan Fikret Adapazarı’na yaşlı,dul bir adama gelin gider.Bu arada Şevket masrafları karşılamak için bankadan borç alır;sonra ödeyemez,hapse atılır.kocası hapisteyken Ferhunde evden kaçar.
Ferhunde’nin kaçışı ile Leyla ve Necla bocalarlar.Evde hakimiyeti yine Ali Rıza Beyin eline geçer;toplantılara ve eğlencelere son verilir.Bu monoton hayat kızlara pek sıkıcı gelir;sırf bu havadan kurtulmak için Necla zengin bir Suriyeli ile evlenir.fakat Suriyede mutlu olamaz ve babasının kendisini kurtarması için mektup yazar.Bu arada Leyla kötü yola sapar. Ali Rıza Bey kızını evden kovar. Daha sonra Leyle bir avukatın metresi olur. Leyla da gittikten sonra ev büsbütün ıssız kalır. Hayriye Hanım bütün güç ve kuvvetini kaybeder. Leyle yüzünden kocasına sık sık sitemde bulunur. Ali Rıza Bey, Adapazarı’na, Fikret’in yanına gider. Fakat aradığı huzuru orada da bulamaz. Fikret, bütün iyi niyetine rağmen babasını yanında barındıracak durumda değildir. Bunun üzerine Ali Rıza Bey İstanbul’a döner, hastalığı ilerlediği için eve uğramadan hastahaneye yatar. Babasının hastalık haberini alan Leyle onu hastahaneden çıkarır, kendi evine götürür. Taksim’deki lüks apartman katında hep birlikte rahat yaşamaya başlarlar.
KİTABIN ANA FİKRİ
Aşırı eğlence, moda ve zenginlik düşkünü olmanın ve gereksiz yere para harcamanın bir aileye yarattığı güçlükler.
KİTABIN OLAY VE ŞAHISLARI
Ali Rıza Bey : Şair ruhlu, içine kapanık, kendi halinde, dürüst biridir.
Hayriye Hanım : Ali Rıza Bey’in karısı. Sessiz, sakin ve kocasına bağlı, zorluklara ve güçlüklere göğüs geren bir kadındır.
Şevket : Babası (Ali Rıza Bey) gibi iyi yetişmiş, karakterli ve ailesine bağlı bir gençtir.
Ferhunde : Eğlenceye çok düşkün, hafif meşrep bir kadındır.
Necla : Eğlence ve modaya düşkün zengin olma hayali kuran bir genç kızdır.
Leyla : O da Necla gibi , eğlenceye çok düşkün, meraklı bir genç kızdır.
Fikret : Ali Rıza Bey’in en büyük kızı. Ailesine bağlı dürüst bir genç kızdır.
KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER
Okuduğum bu romanda yazar konuyu çok gerçekçi ve akıcı bir dille anlatmış. Bu da bana okuduğum zaman çok büyük bir zevk verdi.
KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ
Yazı hayatına Birinci Dünya Savaşı sonlarında (1917) başlayan, ilk eseri de Eski Ahbap (uzun hikaye) 1917’ de basılan Reşat Nuri, 1918’ de tiyatro eleştiri ve araştırmaları yayımlarken bir yandan da hikayeler (Şair Dergisi, 1918/19; Nedim Dergisi, 1919; Büyük Mecmua, 1919) yazıyordu. Çalıkuşu’ nun Vakit gazetesinde tefrikasıyla (1922) geniş bir ün kazandı. Çok hareketli bir eser olan Çalışkuşu’ nda Anadolu, ilk idealist ve aydın kızı Feride’ ye kavuştu, geniş ölçüde romana girdi. Bu roman az okumuş ve aydın, iki sınıfı da, doğal ve canlı diliyle kendine bağladı. Reşat Nuri’ nin hemen bütün romanlarında dekor olarak taşra kasaba ve şehirleri çevre, tip, çeşitli problem ve görüşleriyle Anadolu atmosferi görülür. Romanlarında sosyal ve hissi konuları işleyen yazar, küçük hikayelerinde bunların yanına mizahı da ekledi.
Yazdığı, çevirdiği, kitap biçimine girmiş veya dergi, gazete sayfalarında, tiyatro repertuarlarında kalmış tüm eserlerinin toplamı yüzü bulur; bunlardan 19 tanesi telif romandır, 7 tanesi hikaye kitabı. Yazdığı, çevirdiği, uyarladığı, oynanmış, basılmadan kalmış oyunlarının sayısı roman ve hikaye kitaplarının sayısını da aşar. 7 Aralık 1956’da İstanbul’da öldü.
KİTABIN YAZARI REŞAT NURİ GÜNTEKİN
YAYIN EVİ İNKILAP VE AKA
BASIM YILI 1983
SAYFA SAYISI 144
1.KİTABIN KONUSU:
Eğlence,gereksiz yere para harcama ,modaya olan düşkünlük ve gereksiz yere para harcanması sonucu bir ailenin yaşadığı maddi sıkıntılar ve bunun sonucu dağılan bir aile.
2.KİTABIN ÖZETİ:
Ali Rıza Bey,kendi prensipleriyle bağdaşmayan insanlarla çalışmayı istemediği için şirketteki memuriyetinden istifa eder;üsküdardaki evine çekilir.Ali Rıza Bey, işten çıktığı sırada oğlu Şevket yüksek maaşla bir bankaya memur olur;evin bütün yükü onun üzerine biner.Babasının doğruluk ve namus uğruna işten istifa etmesini uygun bulur.Buna karşılık Ali Rıza Beyin hanımı Hayriye Hanım durumdan hiç memnun olmaz.
Bir süre sonra Şevket,Ferhunde adında hafif meşrep bir kadınla evlenir.Eğlenceye düşkün olan bu kadın,birbirinden genç,güxel ve hareketli,meraklı olan Necla ve Leylay’nın da karakterini bozar.Bir eğlence ve moda düşkünlüğü başlar.Evde sık sık partiler düzenlenir.Hayriye Hanım,sırf kızlarına koca bulmak ümidiyle evde her değişikliğe razı olur.Şevkette olanlardan memnun kalmamasına rağmen belki de karısının tesiriyle kendisini bu hevese kaptırmıştır…
Evde gün geçtikçe itbarı düşen Ali Rıza Bey tekrar işe girmeyi düşünse de başaramaz.Eğlence ve toplantılar için lüzumsuz para harcanan evde maddi sıkıntılar başlar.Evdeki bu anormal havaya ayak uyduramayacağını anlayan Fikret Adapazarı’na yaşlı,dul bir adama gelin gider.Bu arada Şevket masrafları karşılamak için bankadan borç alır;sonra ödeyemez,hapse atılır.kocası hapisteyken Ferhunde evden kaçar.
Ferhunde’nin kaçışı ile Leyla ve Necla bocalarlar.Evde hakimiyeti yine Ali Rıza Beyin eline geçer;toplantılara ve eğlencelere son verilir.Bu monoton hayat kızlara pek sıkıcı gelir;sırf bu havadan kurtulmak için Necla zengin bir Suriyeli ile evlenir.fakat Suriyede mutlu olamaz ve babasının kendisini kurtarması için mektup yazar.Bu arada Leyla kötü yola sapar. Ali Rıza Bey kızını evden kovar. Daha sonra Leyle bir avukatın metresi olur. Leyla da gittikten sonra ev büsbütün ıssız kalır. Hayriye Hanım bütün güç ve kuvvetini kaybeder. Leyle yüzünden kocasına sık sık sitemde bulunur. Ali Rıza Bey, Adapazarı’na, Fikret’in yanına gider. Fakat aradığı huzuru orada da bulamaz. Fikret, bütün iyi niyetine rağmen babasını yanında barındıracak durumda değildir. Bunun üzerine Ali Rıza Bey İstanbul’a döner, hastalığı ilerlediği için eve uğramadan hastahaneye yatar. Babasının hastalık haberini alan Leyle onu hastahaneden çıkarır, kendi evine götürür. Taksim’deki lüks apartman katında hep birlikte rahat yaşamaya başlarlar.
KİTABIN ANA FİKRİ
Aşırı eğlence, moda ve zenginlik düşkünü olmanın ve gereksiz yere para harcamanın bir aileye yarattığı güçlükler.
KİTABIN OLAY VE ŞAHISLARI
Ali Rıza Bey : Şair ruhlu, içine kapanık, kendi halinde, dürüst biridir.
Hayriye Hanım : Ali Rıza Bey’in karısı. Sessiz, sakin ve kocasına bağlı, zorluklara ve güçlüklere göğüs geren bir kadındır.
Şevket : Babası (Ali Rıza Bey) gibi iyi yetişmiş, karakterli ve ailesine bağlı bir gençtir.
Ferhunde : Eğlenceye çok düşkün, hafif meşrep bir kadındır.
Necla : Eğlence ve modaya düşkün zengin olma hayali kuran bir genç kızdır.
Leyla : O da Necla gibi , eğlenceye çok düşkün, meraklı bir genç kızdır.
Fikret : Ali Rıza Bey’in en büyük kızı. Ailesine bağlı dürüst bir genç kızdır.
KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER
Okuduğum bu romanda yazar konuyu çok gerçekçi ve akıcı bir dille anlatmış. Bu da bana okuduğum zaman çok büyük bir zevk verdi.
KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ
Yazı hayatına Birinci Dünya Savaşı sonlarında (1917) başlayan, ilk eseri de Eski Ahbap (uzun hikaye) 1917’ de basılan Reşat Nuri, 1918’ de tiyatro eleştiri ve araştırmaları yayımlarken bir yandan da hikayeler (Şair Dergisi, 1918/19; Nedim Dergisi, 1919; Büyük Mecmua, 1919) yazıyordu. Çalıkuşu’ nun Vakit gazetesinde tefrikasıyla (1922) geniş bir ün kazandı. Çok hareketli bir eser olan Çalışkuşu’ nda Anadolu, ilk idealist ve aydın kızı Feride’ ye kavuştu, geniş ölçüde romana girdi. Bu roman az okumuş ve aydın, iki sınıfı da, doğal ve canlı diliyle kendine bağladı. Reşat Nuri’ nin hemen bütün romanlarında dekor olarak taşra kasaba ve şehirleri çevre, tip, çeşitli problem ve görüşleriyle Anadolu atmosferi görülür. Romanlarında sosyal ve hissi konuları işleyen yazar, küçük hikayelerinde bunların yanına mizahı da ekledi.
Yazdığı, çevirdiği, kitap biçimine girmiş veya dergi, gazete sayfalarında, tiyatro repertuarlarında kalmış tüm eserlerinin toplamı yüzü bulur; bunlardan 19 tanesi telif romandır, 7 tanesi hikaye kitabı. Yazdığı, çevirdiği, uyarladığı, oynanmış, basılmadan kalmış oyunlarının sayısı roman ve hikaye kitaplarının sayısını da aşar. 7 Aralık 1956’da İstanbul’da öldü.
Dudakdan Kalbe (Reşat Nuri Gültekin)
DUDAKTAN KALBE (REŞAT NURİ GÜNTEKİN) KİTAP ÖZETLERİ
KİTABIN ADI : DUDAKTAN KALBE
KİTABIN YAZARI : REŞAT NURİ GUNTEKİN
YAYIM EVİ : İNKİLAP ve AKA KİTABEVLERİ KOLL. ŞTİ.
ADRESİ : ANKARA CAD. NO:95-İSTANBUL
BASIM YILI :ON DÖRDÜNCÜ BASIM,1987
KİTABIN KONUSU : Kitapta kemanist olan Kenan’ın yaşadığı aşklar ve bu aşkların kendi iç dünyasında uyandırdığı bazı duygulardan bahsediliyor.Sadece Kenanın değil aşk yaşadıgı bayanlardan da uzun uzun bahsediliyor.Aşkın kişilerin duygu ve düşüncelerinde nekadar etkili oldugunu kendisine bu kitap ana fikir olarak almış.
KİTABIN ÖZETİ: Kitabımızın kahramanı Kenan hayata tamamen bahtsız olarak başlayan ve cevresindeki birçok çocuktan farklı karaktere sahip bir şahsiyettir.Onun şanssızlığı annesinin ;ailesinin bütün baskılarına karşın; etrafınca serseri olarak nitelendirilen bir adamla evlenmesiyle başlamıştır. Kenan’ın annesi tarafı aslında zengin olarak nitelendirilebilecek bir ailedir.Annesinin ,babasıyla evlenmesinin ardından anne tarafı onu mal varlığından men etmiştir.Zaten bu durum da ilerde onara problem teşkil edecek bir durum olacaktır.Zaman ilerler ve Kenan’ın babası marifetini gösterir ve hapishaneye düşer.Artık Kenen ve ailesi tarafından dışlanmış olan annesi Melek Hanım yalnızlardır.Artık geçim sıkıntısı baş göstermiş daha doğrusu iyice artmış durumdadır.Yapacak birşeyin kalmadığını anlayan annesi ailesinden yardım ister .Ancak ailesinin de durumu eskisi gibi pek parlak değildir.Lakin annesinin ağabeyi Saip Paşa’nın durumu iyi denilebilecek seviyededir.Ve ağabeyi onları yanına kabul eder.Ama bunun anlamı onları şevkatle değil bilakis kan bağından dolayı kabul etmiştir. Ona göre Kenan en geç üç seneye kadar babasıyla aynı akıbeti paylaşacaktır.Onu tamamen hor görmekte hatta zaman zaman hırsızlıkla itham etmektedir.Bu durum karşısında Kenan’ın annesi mecburiyetten başı önde acılı yüreği kor içinde her geçen gün daha da eriyip gitmektedir.Kenan bu süre zarfında da keman dersleri alıyordur.Elbette bu keman dersleri öylesine parasız bir kurstur ama bu basit kurs ondaki cevherin açıga çıkması için yeterli olacaktır.Dayısı her duruma olduğu gibi bu duruma da itiraz ederek ona mani olmaya çalışır. Ama onaki istek ve şevk onun geleceğin en başarılı vizörü yapacaktır. Dayısı onu kendince kurtarmak için İstanbul’a mühendis mektebine göndermeye karar verir ve biçare Kenan bu durum karşısında boynunu eğmekten öteye gidemez.Kenan Bozyakayı terk ederken bir de masumane çocukluk sevdasını ,Leyla’yı bırakır.
Leyla onun için umutsuz bir sevdadır çünkü; Kenan’a göre onlar ayrı dünyaların insanları idiler.Zaten bu aşkı onu en az etkileyenlerden idi.Bozyakada yani dayısı ile oturduğu bu kasabada onunla arkadaşlık edenlerden birisi de Şem’i Dede idi . Gerçektende dede denebilecek yaşta bir adamdı.Ama Kenan ile anlaşabilecek kadar da genç bir adamdır . Aslına bakılırsa Kenan öyle deli dolu bir delikanlı değildi.
Zaman akıp gitmiş Kenan mektebi bitirmiş ve İstanbul’da kendisine bir ev tutmuştur. Artık İzmir’e de gitmek istemektedir. Zaten annesi Melek Hanım kızını evlendirmiş onların yanına gitmiştir.Birsüre sonra Kenan annesine Avrupa’ya bi arkadaşının yanına gideceğini söyler ve annesi Kenan’a tek mal varlığı olan Kemeraltı’ndaki dükkanlarını satarak para verir.Kenan Avrupa’dan dayısının tahmini üzere kısa süre sonra değil uzunca bir sürenin ardından ve dünyanın en saygın kemanistlerinden birisi olarak döner.Artık dayısı onu yerlere göklere sığdıramamaktadır.Ve Kenan Avrupa’dan döner dönmez onu yanına çağırır.Artık o kötü, buhranlı donem sona ermiştir.O artık Bozyakanın iftihar ettiği bir genç olmuştur.Artık yeni aşkların zamanı gelmiştir.Cavidan isminde komşuları Mimur Bey’in sayesinde tanıstıklarıbir kız vardır.Cavidan bir prensestir ama Kenan da artık dünyaca ünlü bir sanatçıdır yani birbirlerine uygundurlar.Bu sırada Kenan ,Nimet Hanım ıle tanışır ve zamanla bu olay aşka dönüşür.Kenan bu durumdan hem memnun hemde bi okadar rahatsızdır, zira artık o Cavidan ile nişanlı sayılmaktadırlar.Buluşmalarında Hikmet Hanım yanında sürekli olarak bi kız çocuğuyla gelmektedir.Kenan bu durumdan rahatsızlık duymakta ancak Hikmet Hanıma göre ise bu kız buluşmaları için bir araçtır.Çünkü dışarıdan tepki çekmemeleri gerekmektedir.Zira Nimet Hanım evlidir. Bu çocuğun adı Lamia’dır.Bu kız çocuğuna Kınalı Yapıncak demektedirler.Lamia onların aralarındaki aşktan haberdardır ancak onlara dahi bu durumu belli etmemektedir.Sarı saçlı bu guzel kız akrabalarının yanında ,onların çocuklarına dadılık yaparak hayatını geçiren ve ailesini kaybetmiştir. Bunları öğrenen Kenan artık bu kıza acımaya başlamıştır.İleride bütün kalbiyle bağlanacağı kıza o zamanlarda böylesine bir duygu beslemektedir.Tabiki Kenan’la Kınalı yapıncağın Nimet Ablasının arasındaki aşkta son bulur . Bu dönem zarfında Lamia ile Kenan arasında da bir yakınlaşma başlamıştır.Musiki hastası ve her denileni koşulsuz kabul eden bu kız ile bizim çapkın ve kendi iç dünyasında boğuşup ,neyin doğru neyin yanlış olduğunu anlamaya çalışan kemanistimiz arasında bir aşk başlamıştır.Bu aşkın bir meyvesi olarakta bir çocuk olmuştur ,yanlız Lamiadan başka kimse bu çocuğun kinden olduğunu bilmemektedir.Kenan bu sürede evlenmiş ve Cavidan ile yaşamaya başlamıştır. Kenan Lamia kadar Cavidanı da seviyor ve onun aşkına saygı göstermektedir.Bu çocuk olayı ortalığı karıştırır. Yanında kaldığı akrabaları onu Kütahya’ya gönderir.orada akrabalarının yanında kalır . ancak o artık lekeli sayılmaktadır.Evde de genç kızı aksilikler bırakmamaktadır.Eniştesi Rasih Bey ve karısı Mahmure’İn iyiliği ve onların sadeti için Mahmure’nin sevdalısını kendi sevdalısı gibi gösterir.Artık o gerçektende lekelidir.Herşey burada bitmez,Rasih Bey Lamia’ya göz koyar.Evde kimsenin olmadığı bir gün üzerine atlayan eniştesini öldürür.Ancak ceza almaz . Artık o evde de kalamayacağı için akrabaları onu İmam Hakkı Efendi’nin yanına verirler.Bu arada bazı kısmetleride çıkmaya başlamıştır ve Kütahya’ya gelirken trende gördüğü ve daha sonra karşı komşuları olan Binbaşı Kemal ile evlenir. Tabiki Lamia halen ilk aşkı Kenan’I sevmektedir lakin bu durumlara dayanamamıştır.Kemal Beyle mutlu günler geçiren Lamia’nın mutlu hayatı ,Kemal Bey’in İstanbul’dan gelen akrabası ve Kenan’ın arkadaşı olduğunu öğrendiği Vedat’la yeniden bozulur.Çünkü adları aşığa çıkar.Bu durumda Kemal Bey ,Lamia’yı boşar.
Bu arada Kenan ile Cavidan’ın evlilikleri devam etmektedir.Ancak Kenan ,Kınalı Yapıncağını unutamamaktadırve aralarındaki evlilik bir gün Lamia’yı , Vedat’ın muayenehanesinde görünce sona erer.Bu arada Kenan annesini de kaybetmiştir.Artık eser veremeyecek kadar hayattan sıkılmıştır.Bu buhranın içinden onu yine kurtaracak olanı Lamia olarak görür.Ancak Lamia artık eskisi gibi değildir.O da hayattan sıkılmıştır ,tek tutunacağı dalı çocuğu Mebrure kalmıştır.Artık hiçbirşey eskisi gibi değildir ve olmayacaktır da.Kenan’ın dediği gibi onlar için artık ’günlerin güneşi gibi gecenin mehtabı da sonuk, cansız, yürek üzücü…’.
ANA FİKİR :Kitapta aşkın insan üzerindeki etkisinin nekadar büyük olduğunu ve bazen insanın başına neler açabileceği üzerinde durulmuş.Kitabın ana fikrini bu olgu oluşturuyor.
KİTAPTAKİ ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ
KENAN:Hayata şanssız başlamış ama çalışma hırsıyla yükselmiş bir şahsiyettir. En önemli özelliği duygusal oluşu.Annesine çok bağlı ,onun ölümü onu çok yıpratıyor.
LAMİA:Bizim Kınalı yapıncağımız hayattan çok çekmiş ama dayanmasını bilmiş ve fedakarlığın timsali olmuştur.O da aşkı gibi duygusaldır.Musikiye düşkünlüğü ile tanımlanabilir.
CAVİDAN:Cavidan herşeyden önce bir prensestir . Duygu ve düşünceleri de bu ölçü de büyüktür. Kenan’ı sevmektedir ama evliliklerini devam ettirememiştir.Soğukkanlı olarak tanımlanabilir.
SAİP PAŞA:Hayatında en önemli gördüğü olgu belediye reisliği. Sakatlandıktan sonra o işi de bırakmak zorunda kalır.Kenan’a olan düşkünlüğü o meşhur olduktan sonra artmıştır.Katı gibi görünen ama aslında öyle olmayan birisidir.
BİNBAŞI KEMAL BEY:Genel karekteri iyi birisidir.Lamia’yı sevmiştir ama Vedat olayı ondaki sevgiyi bitirmeye yetmiştir.
NİMET HANIM:Evli olmasına rağmen Kenan ile bir aşk yaşamıştır.Onun bu aşk için Lamia’yı kullanması ise olumsuz bir davranış olarak değerleddirilebilir.
VEDAT:Hayata komik yönleriyle bakmasını seven ve olayları içine atmayan iyi niyetli bir karekterdir.Lamia’nın başına gelenlerden kendisini sorumlu tutmuştur.
KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER
Dudaktan Kalbe kitabı genel olarak akıcı bir kitaptır.Yazar normal olarak nitelendirilebilecek bir dil kullanmış.Karakter analizleri çok iyi yapılmış.Okuyucuyu bir sonraki bölüm hakkında düşünmeye sevk ediyor.Dönemin yaşam tarzlarını çok iyi yansıtmış.Ancak ara ara fazla süslemelere yer vermiş.
REŞAT NURİ GÜNTEKİN
Ünlü yazarlarımızdan Reşat Nuri Güntekin 26 Kasım 1889 yılında İstanbul'da doğdu ve babası Doktor Nuri Bey'dir. Önce Çanakkale İdadisinde okuyan Güntekin daha sonra İzmir'de Fransız Frerler mektebine devam etti.
Reşat Nuri, 1912 yılında İstanbul Darulfünunu Edebiyat Şubesini bitirdikten sonra liselerde edebiyat, Fransızca ve felsefe okuttu. 1931 ve 1943 yılları arasında Milli Eğitim Bakanlığı müfettişi olarak Anadolu'nun çeşitli yerlerini görme fırsatı buldu.
1939 ve 1943 yılları dneminde Çanakkale milletvekilliği yaptıktan sonra 1947'de başmüfettişlik ve 1954'te Paris kültür ataşeliği (1954) yaptı.
Reşat Nuri Güntekin, hikaye, roman, gezi notları, oyun, mizah yazıları ve çeşitli konularda makaleler yazdı. İlk eseri olan "Eski Ahbab" adlı hikayesi, 1917 yılında Diken dergisinde çıktı ve sonradan kitap olarak basıldı.
Bir dönem Zaman gazetesine Temaşa Haftaları başlığı ile tiyatro eleştirileri yazdı çeşitli takma isimlerle (Şair, Nedim, Büyük Mecmua, İnci dergilerinde Hayreddin Rüşdi, Sermed Ferid, Mehmed Ferid) hikayeler yayınladı. Reşet Nuri'nin bazı mizah dergilerinde farklı takma isimler kullandığı da görülmüştür. Ayrıca "Harabelerin Çiçeği" adlı eserini yine zaman gazetesinde Cemil Nimet adıyla yayınladı. Cumhuriyet'in yeni kurulduğu 1923-1924 yıllarında arkadaşlarıyla birlikte Kelebek isimli haftalık bir mizah dergisi çıkardılar.
Reşat Nuri Güntekin, o zamanlar kendisine büyük ün kazandıran, bugün de çok iyi bilinen ve sevilen "Çalıkuşu" adlı romanını 1922 yılında yayınladı. Bu eser TRT televizyonu tarafından dizi haline getirildi ve büyük kitlelerce seyredildi ve sevildi. Yayınlandığı dönemde küçük yaşıma rağmen çok sevdiğim bu diziyi kaçırmazdım ve büyüklerim, olmayan ön dişlerim yüzünden "Çalıkusu" dediğim için benimle şakalaşırlardı. Reşat Nuri'nin eserlerinde toplumsal olayların ve aşkın iç içe olduğunu görüyoruz. Kahramanları gerçek hayattan kopuk değillerdir. Kitabın kahramanının yaşadığı olayları ve duyguları, işini ve burada yaşadıklarını gözardı etmeden yazar. Romanlarını kesinlikle samimi, sürükleyici ve çok güzel bir Türkçe ile kaleme almıştır. Reşat Nuri'nin eğlendirici mizahi öyküleri de vardır.
Reşat Nuri Güntekin'in oyunlarından Yaprak Dökümü'de televizyona uyarlandığından yeni nesil hariç kimsenin yabancısı olmadığı bir eserdir. Burada da aşklar, entrikalar, mutluluklar ve gözyaşlarıyla dolu hayat yaşayan bir aile anlatılmıştır.
Reşat Nuri Güntekin, Batılı bazı yazarlarından romanlar, hikayeler çevirmiş, oyunlar uyarlamıştır. Akciğer kanresinden tedavi olmak için gittiği Londra'da ölmüş (Aralık, 1956) ve cenazesi İstanbul'a getirilerek, Karacahmet Mezarlığında defnedilmiştir.
Beyendiysen Repini Esirgeme Happy Hunting!
KİTABIN ADI : DUDAKTAN KALBE
KİTABIN YAZARI : REŞAT NURİ GUNTEKİN
YAYIM EVİ : İNKİLAP ve AKA KİTABEVLERİ KOLL. ŞTİ.
ADRESİ : ANKARA CAD. NO:95-İSTANBUL
BASIM YILI :ON DÖRDÜNCÜ BASIM,1987
KİTABIN KONUSU : Kitapta kemanist olan Kenan’ın yaşadığı aşklar ve bu aşkların kendi iç dünyasında uyandırdığı bazı duygulardan bahsediliyor.Sadece Kenanın değil aşk yaşadıgı bayanlardan da uzun uzun bahsediliyor.Aşkın kişilerin duygu ve düşüncelerinde nekadar etkili oldugunu kendisine bu kitap ana fikir olarak almış.
KİTABIN ÖZETİ: Kitabımızın kahramanı Kenan hayata tamamen bahtsız olarak başlayan ve cevresindeki birçok çocuktan farklı karaktere sahip bir şahsiyettir.Onun şanssızlığı annesinin ;ailesinin bütün baskılarına karşın; etrafınca serseri olarak nitelendirilen bir adamla evlenmesiyle başlamıştır. Kenan’ın annesi tarafı aslında zengin olarak nitelendirilebilecek bir ailedir.Annesinin ,babasıyla evlenmesinin ardından anne tarafı onu mal varlığından men etmiştir.Zaten bu durum da ilerde onara problem teşkil edecek bir durum olacaktır.Zaman ilerler ve Kenan’ın babası marifetini gösterir ve hapishaneye düşer.Artık Kenen ve ailesi tarafından dışlanmış olan annesi Melek Hanım yalnızlardır.Artık geçim sıkıntısı baş göstermiş daha doğrusu iyice artmış durumdadır.Yapacak birşeyin kalmadığını anlayan annesi ailesinden yardım ister .Ancak ailesinin de durumu eskisi gibi pek parlak değildir.Lakin annesinin ağabeyi Saip Paşa’nın durumu iyi denilebilecek seviyededir.Ve ağabeyi onları yanına kabul eder.Ama bunun anlamı onları şevkatle değil bilakis kan bağından dolayı kabul etmiştir. Ona göre Kenan en geç üç seneye kadar babasıyla aynı akıbeti paylaşacaktır.Onu tamamen hor görmekte hatta zaman zaman hırsızlıkla itham etmektedir.Bu durum karşısında Kenan’ın annesi mecburiyetten başı önde acılı yüreği kor içinde her geçen gün daha da eriyip gitmektedir.Kenan bu süre zarfında da keman dersleri alıyordur.Elbette bu keman dersleri öylesine parasız bir kurstur ama bu basit kurs ondaki cevherin açıga çıkması için yeterli olacaktır.Dayısı her duruma olduğu gibi bu duruma da itiraz ederek ona mani olmaya çalışır. Ama onaki istek ve şevk onun geleceğin en başarılı vizörü yapacaktır. Dayısı onu kendince kurtarmak için İstanbul’a mühendis mektebine göndermeye karar verir ve biçare Kenan bu durum karşısında boynunu eğmekten öteye gidemez.Kenan Bozyakayı terk ederken bir de masumane çocukluk sevdasını ,Leyla’yı bırakır.
Leyla onun için umutsuz bir sevdadır çünkü; Kenan’a göre onlar ayrı dünyaların insanları idiler.Zaten bu aşkı onu en az etkileyenlerden idi.Bozyakada yani dayısı ile oturduğu bu kasabada onunla arkadaşlık edenlerden birisi de Şem’i Dede idi . Gerçektende dede denebilecek yaşta bir adamdı.Ama Kenan ile anlaşabilecek kadar da genç bir adamdır . Aslına bakılırsa Kenan öyle deli dolu bir delikanlı değildi.
Zaman akıp gitmiş Kenan mektebi bitirmiş ve İstanbul’da kendisine bir ev tutmuştur. Artık İzmir’e de gitmek istemektedir. Zaten annesi Melek Hanım kızını evlendirmiş onların yanına gitmiştir.Birsüre sonra Kenan annesine Avrupa’ya bi arkadaşının yanına gideceğini söyler ve annesi Kenan’a tek mal varlığı olan Kemeraltı’ndaki dükkanlarını satarak para verir.Kenan Avrupa’dan dayısının tahmini üzere kısa süre sonra değil uzunca bir sürenin ardından ve dünyanın en saygın kemanistlerinden birisi olarak döner.Artık dayısı onu yerlere göklere sığdıramamaktadır.Ve Kenan Avrupa’dan döner dönmez onu yanına çağırır.Artık o kötü, buhranlı donem sona ermiştir.O artık Bozyakanın iftihar ettiği bir genç olmuştur.Artık yeni aşkların zamanı gelmiştir.Cavidan isminde komşuları Mimur Bey’in sayesinde tanıstıklarıbir kız vardır.Cavidan bir prensestir ama Kenan da artık dünyaca ünlü bir sanatçıdır yani birbirlerine uygundurlar.Bu sırada Kenan ,Nimet Hanım ıle tanışır ve zamanla bu olay aşka dönüşür.Kenan bu durumdan hem memnun hemde bi okadar rahatsızdır, zira artık o Cavidan ile nişanlı sayılmaktadırlar.Buluşmalarında Hikmet Hanım yanında sürekli olarak bi kız çocuğuyla gelmektedir.Kenan bu durumdan rahatsızlık duymakta ancak Hikmet Hanıma göre ise bu kız buluşmaları için bir araçtır.Çünkü dışarıdan tepki çekmemeleri gerekmektedir.Zira Nimet Hanım evlidir. Bu çocuğun adı Lamia’dır.Bu kız çocuğuna Kınalı Yapıncak demektedirler.Lamia onların aralarındaki aşktan haberdardır ancak onlara dahi bu durumu belli etmemektedir.Sarı saçlı bu guzel kız akrabalarının yanında ,onların çocuklarına dadılık yaparak hayatını geçiren ve ailesini kaybetmiştir. Bunları öğrenen Kenan artık bu kıza acımaya başlamıştır.İleride bütün kalbiyle bağlanacağı kıza o zamanlarda böylesine bir duygu beslemektedir.Tabiki Kenan’la Kınalı yapıncağın Nimet Ablasının arasındaki aşkta son bulur . Bu dönem zarfında Lamia ile Kenan arasında da bir yakınlaşma başlamıştır.Musiki hastası ve her denileni koşulsuz kabul eden bu kız ile bizim çapkın ve kendi iç dünyasında boğuşup ,neyin doğru neyin yanlış olduğunu anlamaya çalışan kemanistimiz arasında bir aşk başlamıştır.Bu aşkın bir meyvesi olarakta bir çocuk olmuştur ,yanlız Lamiadan başka kimse bu çocuğun kinden olduğunu bilmemektedir.Kenan bu sürede evlenmiş ve Cavidan ile yaşamaya başlamıştır. Kenan Lamia kadar Cavidanı da seviyor ve onun aşkına saygı göstermektedir.Bu çocuk olayı ortalığı karıştırır. Yanında kaldığı akrabaları onu Kütahya’ya gönderir.orada akrabalarının yanında kalır . ancak o artık lekeli sayılmaktadır.Evde de genç kızı aksilikler bırakmamaktadır.Eniştesi Rasih Bey ve karısı Mahmure’İn iyiliği ve onların sadeti için Mahmure’nin sevdalısını kendi sevdalısı gibi gösterir.Artık o gerçektende lekelidir.Herşey burada bitmez,Rasih Bey Lamia’ya göz koyar.Evde kimsenin olmadığı bir gün üzerine atlayan eniştesini öldürür.Ancak ceza almaz . Artık o evde de kalamayacağı için akrabaları onu İmam Hakkı Efendi’nin yanına verirler.Bu arada bazı kısmetleride çıkmaya başlamıştır ve Kütahya’ya gelirken trende gördüğü ve daha sonra karşı komşuları olan Binbaşı Kemal ile evlenir. Tabiki Lamia halen ilk aşkı Kenan’I sevmektedir lakin bu durumlara dayanamamıştır.Kemal Beyle mutlu günler geçiren Lamia’nın mutlu hayatı ,Kemal Bey’in İstanbul’dan gelen akrabası ve Kenan’ın arkadaşı olduğunu öğrendiği Vedat’la yeniden bozulur.Çünkü adları aşığa çıkar.Bu durumda Kemal Bey ,Lamia’yı boşar.
Bu arada Kenan ile Cavidan’ın evlilikleri devam etmektedir.Ancak Kenan ,Kınalı Yapıncağını unutamamaktadırve aralarındaki evlilik bir gün Lamia’yı , Vedat’ın muayenehanesinde görünce sona erer.Bu arada Kenan annesini de kaybetmiştir.Artık eser veremeyecek kadar hayattan sıkılmıştır.Bu buhranın içinden onu yine kurtaracak olanı Lamia olarak görür.Ancak Lamia artık eskisi gibi değildir.O da hayattan sıkılmıştır ,tek tutunacağı dalı çocuğu Mebrure kalmıştır.Artık hiçbirşey eskisi gibi değildir ve olmayacaktır da.Kenan’ın dediği gibi onlar için artık ’günlerin güneşi gibi gecenin mehtabı da sonuk, cansız, yürek üzücü…’.
ANA FİKİR :Kitapta aşkın insan üzerindeki etkisinin nekadar büyük olduğunu ve bazen insanın başına neler açabileceği üzerinde durulmuş.Kitabın ana fikrini bu olgu oluşturuyor.
KİTAPTAKİ ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ
KENAN:Hayata şanssız başlamış ama çalışma hırsıyla yükselmiş bir şahsiyettir. En önemli özelliği duygusal oluşu.Annesine çok bağlı ,onun ölümü onu çok yıpratıyor.
LAMİA:Bizim Kınalı yapıncağımız hayattan çok çekmiş ama dayanmasını bilmiş ve fedakarlığın timsali olmuştur.O da aşkı gibi duygusaldır.Musikiye düşkünlüğü ile tanımlanabilir.
CAVİDAN:Cavidan herşeyden önce bir prensestir . Duygu ve düşünceleri de bu ölçü de büyüktür. Kenan’ı sevmektedir ama evliliklerini devam ettirememiştir.Soğukkanlı olarak tanımlanabilir.
SAİP PAŞA:Hayatında en önemli gördüğü olgu belediye reisliği. Sakatlandıktan sonra o işi de bırakmak zorunda kalır.Kenan’a olan düşkünlüğü o meşhur olduktan sonra artmıştır.Katı gibi görünen ama aslında öyle olmayan birisidir.
BİNBAŞI KEMAL BEY:Genel karekteri iyi birisidir.Lamia’yı sevmiştir ama Vedat olayı ondaki sevgiyi bitirmeye yetmiştir.
NİMET HANIM:Evli olmasına rağmen Kenan ile bir aşk yaşamıştır.Onun bu aşk için Lamia’yı kullanması ise olumsuz bir davranış olarak değerleddirilebilir.
VEDAT:Hayata komik yönleriyle bakmasını seven ve olayları içine atmayan iyi niyetli bir karekterdir.Lamia’nın başına gelenlerden kendisini sorumlu tutmuştur.
KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER
Dudaktan Kalbe kitabı genel olarak akıcı bir kitaptır.Yazar normal olarak nitelendirilebilecek bir dil kullanmış.Karakter analizleri çok iyi yapılmış.Okuyucuyu bir sonraki bölüm hakkında düşünmeye sevk ediyor.Dönemin yaşam tarzlarını çok iyi yansıtmış.Ancak ara ara fazla süslemelere yer vermiş.
REŞAT NURİ GÜNTEKİN
Ünlü yazarlarımızdan Reşat Nuri Güntekin 26 Kasım 1889 yılında İstanbul'da doğdu ve babası Doktor Nuri Bey'dir. Önce Çanakkale İdadisinde okuyan Güntekin daha sonra İzmir'de Fransız Frerler mektebine devam etti.
Reşat Nuri, 1912 yılında İstanbul Darulfünunu Edebiyat Şubesini bitirdikten sonra liselerde edebiyat, Fransızca ve felsefe okuttu. 1931 ve 1943 yılları arasında Milli Eğitim Bakanlığı müfettişi olarak Anadolu'nun çeşitli yerlerini görme fırsatı buldu.
1939 ve 1943 yılları dneminde Çanakkale milletvekilliği yaptıktan sonra 1947'de başmüfettişlik ve 1954'te Paris kültür ataşeliği (1954) yaptı.
Reşat Nuri Güntekin, hikaye, roman, gezi notları, oyun, mizah yazıları ve çeşitli konularda makaleler yazdı. İlk eseri olan "Eski Ahbab" adlı hikayesi, 1917 yılında Diken dergisinde çıktı ve sonradan kitap olarak basıldı.
Bir dönem Zaman gazetesine Temaşa Haftaları başlığı ile tiyatro eleştirileri yazdı çeşitli takma isimlerle (Şair, Nedim, Büyük Mecmua, İnci dergilerinde Hayreddin Rüşdi, Sermed Ferid, Mehmed Ferid) hikayeler yayınladı. Reşet Nuri'nin bazı mizah dergilerinde farklı takma isimler kullandığı da görülmüştür. Ayrıca "Harabelerin Çiçeği" adlı eserini yine zaman gazetesinde Cemil Nimet adıyla yayınladı. Cumhuriyet'in yeni kurulduğu 1923-1924 yıllarında arkadaşlarıyla birlikte Kelebek isimli haftalık bir mizah dergisi çıkardılar.
Reşat Nuri Güntekin, o zamanlar kendisine büyük ün kazandıran, bugün de çok iyi bilinen ve sevilen "Çalıkuşu" adlı romanını 1922 yılında yayınladı. Bu eser TRT televizyonu tarafından dizi haline getirildi ve büyük kitlelerce seyredildi ve sevildi. Yayınlandığı dönemde küçük yaşıma rağmen çok sevdiğim bu diziyi kaçırmazdım ve büyüklerim, olmayan ön dişlerim yüzünden "Çalıkusu" dediğim için benimle şakalaşırlardı. Reşat Nuri'nin eserlerinde toplumsal olayların ve aşkın iç içe olduğunu görüyoruz. Kahramanları gerçek hayattan kopuk değillerdir. Kitabın kahramanının yaşadığı olayları ve duyguları, işini ve burada yaşadıklarını gözardı etmeden yazar. Romanlarını kesinlikle samimi, sürükleyici ve çok güzel bir Türkçe ile kaleme almıştır. Reşat Nuri'nin eğlendirici mizahi öyküleri de vardır.
Reşat Nuri Güntekin'in oyunlarından Yaprak Dökümü'de televizyona uyarlandığından yeni nesil hariç kimsenin yabancısı olmadığı bir eserdir. Burada da aşklar, entrikalar, mutluluklar ve gözyaşlarıyla dolu hayat yaşayan bir aile anlatılmıştır.
Reşat Nuri Güntekin, Batılı bazı yazarlarından romanlar, hikayeler çevirmiş, oyunlar uyarlamıştır. Akciğer kanresinden tedavi olmak için gittiği Londra'da ölmüş (Aralık, 1956) ve cenazesi İstanbul'a getirilerek, Karacahmet Mezarlığında defnedilmiştir.
Beyendiysen Repini Esirgeme Happy Hunting!
Acımak (Reşat Nuri Gültekin)
KİTABIN ADI :Acımak
KİTABIN YAZARI :Reşat Nuri GÜNTEKİN
KİTABIN YAYIN EVİ :İnkılap Kitapevi
BASIM YILI :1989
KİTABIN KONUSU : Bir öğretmenin ,babasının günlüğünü okuyarak geçmişi ile ilgili doğruları bulması.
KİTABIN ÖZETİ :Zehra kasabanın en tanınan kişisidir.Çok iyi bir öğretmen olup sevilen birisidir.Fakat geçmişte yaşadılarından dolayı acıma duygusundan yoksundur.Bir gün Maarif Bey gelip bir mektup verir.İstanbul’dan cağrıldığını ve babasının çok hasta olduğunu söyler.Ama o bunu kabul etmez .Çünkü küçükken annesinin ,ablasının ve kendisinin başına gelen bütün olaylar hep onun yüzündendir.Belli bir süre sonra baskıya dayanamaz.İstanbul’a gitmek üzere trene biner.Trende hep babasının annesine ,ablasına bağırmasını,sarhoş sarhoş eve gelmesini düşündükçe ona nefreti artar.Üstelik komşuları olan Necip Bey ve ablasının o kadar iyiliğine karşın onlarlada kavga etmiştir.İstanbul’a gelipte verilen adrese gittiğinde yaşlı bir adam ve kadın onu beklerl.Onlar babasının öldüğünü söylerler.Ondan kalan birkaç eşya ve sandık verirler.Akşam uykusu gelmeyince kutuyu açar.Birkaç eşya ve bir günlük bulur.Günlüğü okumaya başlar.Günlük babasının ilk memur olduğu yıldan başlar.Birkaç yerden sonra tayini Diyarbakır’a çıkar.Burda annesiyle tanışır.Herkes onun kötü biri olduğunu söylemesine rağmen onla evlenir va kaynanasıyla İstanbul’a gelir.Burda karısının ve kaynanasının kötülüklerini yavaş yavaş öğrenir.Kavga etmeye başlarlar.Üstelik dolapları karıştırınca aşk mektupları bulur.Bu mektuplar komşusu Necip Bey’den gelmiştir.Bu olaya cok üzülür ve eve gelmemeye başlar.Necip Beyle kavga eder ;işten atılır.Sadece iki kızı için yaşamaktadır artık.Fakat annesi onu kızlarına karşı kötülemektedir.Ablası annesinin tutarsızlığından dolayı ölür.Diğer kızının da aynı duruma düşmemesi için evden kaçırır.Bir yurda yerleştirir.Belli bir süre sonrada karısı ve kaynanası ölür.Günlük burada biter.Bu olaydan sonra Zehra çok pişman olur.Artık bütün gerçekleri öğrenmiştir.Ayrıca acımayıda öğrenmiştir.
KİTABIN ANAFİKRİ :Hayatımızda eş şeçimini çok iyi yapmalıyız.Eğer iyi şeçim yapamazsak ileriki hayatımızda başarılı olamayız.
KARAKTERLER :
Zehra :Çok iyi bir öğretmendir.Çok sevilmektedir.Fakat acıma duygusundan yoksundur.Babasına karşı olan nefreti daha sonra acıya dönüşmüştür.
Mürşit Efendi :Cok iyi birisi olup dürüsttür.Herkese yardım etmeyi seven birisidir.Memurluk mesleğine çok düşkün birisidir.Fakat yanlış eş seçiminden dolayı mahvolmuştur. Kendine içkiye vermiş her şeyini kaybetmiştir.
Annesi :Çok kötü birisi olup evlendikten sonrada kötülüklerine devam etmiştir.Üstelik kocasını aldatmıştır.
Anneannesi :O da kızının kurbanı olmuştur.Fakat ister istemez bir süre sonra kızının yanında yer almıştır.Damadına kötülükler yapmıştır.
ROMAN HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER :Kitap bize hayat dersi vermekle birlikte o zamanki durumuda göz önüne sermektedir.Kitap oldukça sürükleyici olup sıkmamaktadır.Dili ağır değildir.
YAZAR HAKKINDA BİLGİ :
REŞAT NURİ GÜNTEKİN
1889 Yılında İstanbul’da doğmuştur ve1956 yılında Londra’da ölmüştür. Ünlü roman, hikaye ve tiyatro yazarıdır. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyat bölümü mezunudur. Öğretmenlik, müfettişlik, milletvekilliği ve Paris Kültür Ateşliği gibi görevlerde bulunmuştur.
Hikaye ve tiyatro türlerinde eser vermiş, olan Reşat Nuri , asıl şöhretini romanlarıyla ve bilhassa Çalıkuşu romanıyla yapmıştır. Bu romanda ülkücü aydın bir genç kız tipi olan İstanbullu Feride, kültürlü, ahlaklı, fazileti ve şefkatiyle, önceleri kendisine birazda şüpheyle bakan bu insanlarla kaynaşmayı başarmıştır. Bu bakımdan Çalıkuşu romanı, yazarını gölgede bırakan bir şöhret kazanmıştır. Feride Anadolu’ya ışık götürecek genç öğretmen hanımlarının örnek tipi haline gelmiştir.
Reşat Nuri, realist(gerçekçi) bir romancımızdır.Batı’dan aldığı teknikle yerli olay ve şahısları anlatmıştır. Memleketimizin çeşitli yerlerinde, toplumun çeşitli zümre ve tabakalarına mensup insanlar arasında geçen acı-tatlı hayat sahnelerini eserlerinde canlandırmıştır. Canlı, renkli ve tesirli bir üslubu vardır. Dili akıcı, temiz bir İstanbul Türkçesidir. Eserleri görgü ve tecrübeye dayanmaktadır.
Bütün büyük ve hakiki romancılar gibi, Reşat Nuri de gerek Anadolu gerçeklerine, gerekse üzerinde durduğu diğer mesleklere gerçekleri saptıran peşin hükümlü bir gözle bakmamıştır. İnsanı insan olarak ele almış, objektif bir gözlem ve değerlendirmeye tabi tutmuştur.
ESERLERİ: Çalıkuşu, Dudaktan Kalbe, Akşam Güneşi, Acımak, Damga, Kızılcık Dalları, Eski Hastalık, Miskinler Tekkesi, Anadolu Notları 1-2, Yaprak Dökümü, Ateş Gecesi, Bir Kadın Düşmanı, Gökyüzü, Değirmen, Yeşil Gece, Olağan İşler, Gizli El, Haberlerin Çiçeği, Sönmüş Yıldızlar, Tanrı Misafiri, Kan Davası, Kavak Yelleri, Leyla İle Mecnun, Son Sığınak, Hançer, Hülleci, Bir Köy Öğretmeni, Balıkesir Muhasebecisi, Tanrı Dağı Ziyafeti, Eski Şarkı, Hz. Muhammed’in Hayatı, Kahramanlar, Don Kişot, Yabancı, Atlı Adam, Bir Fakir Delikanlı, La Dam O Kamelya, Evham, Hakikat, İtiraf,
Beyendiysen Repini Esirgeme Happy Hunting!
KİTABIN YAZARI :Reşat Nuri GÜNTEKİN
KİTABIN YAYIN EVİ :İnkılap Kitapevi
BASIM YILI :1989
KİTABIN KONUSU : Bir öğretmenin ,babasının günlüğünü okuyarak geçmişi ile ilgili doğruları bulması.
KİTABIN ÖZETİ :Zehra kasabanın en tanınan kişisidir.Çok iyi bir öğretmen olup sevilen birisidir.Fakat geçmişte yaşadılarından dolayı acıma duygusundan yoksundur.Bir gün Maarif Bey gelip bir mektup verir.İstanbul’dan cağrıldığını ve babasının çok hasta olduğunu söyler.Ama o bunu kabul etmez .Çünkü küçükken annesinin ,ablasının ve kendisinin başına gelen bütün olaylar hep onun yüzündendir.Belli bir süre sonra baskıya dayanamaz.İstanbul’a gitmek üzere trene biner.Trende hep babasının annesine ,ablasına bağırmasını,sarhoş sarhoş eve gelmesini düşündükçe ona nefreti artar.Üstelik komşuları olan Necip Bey ve ablasının o kadar iyiliğine karşın onlarlada kavga etmiştir.İstanbul’a gelipte verilen adrese gittiğinde yaşlı bir adam ve kadın onu beklerl.Onlar babasının öldüğünü söylerler.Ondan kalan birkaç eşya ve sandık verirler.Akşam uykusu gelmeyince kutuyu açar.Birkaç eşya ve bir günlük bulur.Günlüğü okumaya başlar.Günlük babasının ilk memur olduğu yıldan başlar.Birkaç yerden sonra tayini Diyarbakır’a çıkar.Burda annesiyle tanışır.Herkes onun kötü biri olduğunu söylemesine rağmen onla evlenir va kaynanasıyla İstanbul’a gelir.Burda karısının ve kaynanasının kötülüklerini yavaş yavaş öğrenir.Kavga etmeye başlarlar.Üstelik dolapları karıştırınca aşk mektupları bulur.Bu mektuplar komşusu Necip Bey’den gelmiştir.Bu olaya cok üzülür ve eve gelmemeye başlar.Necip Beyle kavga eder ;işten atılır.Sadece iki kızı için yaşamaktadır artık.Fakat annesi onu kızlarına karşı kötülemektedir.Ablası annesinin tutarsızlığından dolayı ölür.Diğer kızının da aynı duruma düşmemesi için evden kaçırır.Bir yurda yerleştirir.Belli bir süre sonrada karısı ve kaynanası ölür.Günlük burada biter.Bu olaydan sonra Zehra çok pişman olur.Artık bütün gerçekleri öğrenmiştir.Ayrıca acımayıda öğrenmiştir.
KİTABIN ANAFİKRİ :Hayatımızda eş şeçimini çok iyi yapmalıyız.Eğer iyi şeçim yapamazsak ileriki hayatımızda başarılı olamayız.
KARAKTERLER :
Zehra :Çok iyi bir öğretmendir.Çok sevilmektedir.Fakat acıma duygusundan yoksundur.Babasına karşı olan nefreti daha sonra acıya dönüşmüştür.
Mürşit Efendi :Cok iyi birisi olup dürüsttür.Herkese yardım etmeyi seven birisidir.Memurluk mesleğine çok düşkün birisidir.Fakat yanlış eş seçiminden dolayı mahvolmuştur. Kendine içkiye vermiş her şeyini kaybetmiştir.
Annesi :Çok kötü birisi olup evlendikten sonrada kötülüklerine devam etmiştir.Üstelik kocasını aldatmıştır.
Anneannesi :O da kızının kurbanı olmuştur.Fakat ister istemez bir süre sonra kızının yanında yer almıştır.Damadına kötülükler yapmıştır.
ROMAN HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER :Kitap bize hayat dersi vermekle birlikte o zamanki durumuda göz önüne sermektedir.Kitap oldukça sürükleyici olup sıkmamaktadır.Dili ağır değildir.
YAZAR HAKKINDA BİLGİ :
REŞAT NURİ GÜNTEKİN
1889 Yılında İstanbul’da doğmuştur ve1956 yılında Londra’da ölmüştür. Ünlü roman, hikaye ve tiyatro yazarıdır. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyat bölümü mezunudur. Öğretmenlik, müfettişlik, milletvekilliği ve Paris Kültür Ateşliği gibi görevlerde bulunmuştur.
Hikaye ve tiyatro türlerinde eser vermiş, olan Reşat Nuri , asıl şöhretini romanlarıyla ve bilhassa Çalıkuşu romanıyla yapmıştır. Bu romanda ülkücü aydın bir genç kız tipi olan İstanbullu Feride, kültürlü, ahlaklı, fazileti ve şefkatiyle, önceleri kendisine birazda şüpheyle bakan bu insanlarla kaynaşmayı başarmıştır. Bu bakımdan Çalıkuşu romanı, yazarını gölgede bırakan bir şöhret kazanmıştır. Feride Anadolu’ya ışık götürecek genç öğretmen hanımlarının örnek tipi haline gelmiştir.
Reşat Nuri, realist(gerçekçi) bir romancımızdır.Batı’dan aldığı teknikle yerli olay ve şahısları anlatmıştır. Memleketimizin çeşitli yerlerinde, toplumun çeşitli zümre ve tabakalarına mensup insanlar arasında geçen acı-tatlı hayat sahnelerini eserlerinde canlandırmıştır. Canlı, renkli ve tesirli bir üslubu vardır. Dili akıcı, temiz bir İstanbul Türkçesidir. Eserleri görgü ve tecrübeye dayanmaktadır.
Bütün büyük ve hakiki romancılar gibi, Reşat Nuri de gerek Anadolu gerçeklerine, gerekse üzerinde durduğu diğer mesleklere gerçekleri saptıran peşin hükümlü bir gözle bakmamıştır. İnsanı insan olarak ele almış, objektif bir gözlem ve değerlendirmeye tabi tutmuştur.
ESERLERİ: Çalıkuşu, Dudaktan Kalbe, Akşam Güneşi, Acımak, Damga, Kızılcık Dalları, Eski Hastalık, Miskinler Tekkesi, Anadolu Notları 1-2, Yaprak Dökümü, Ateş Gecesi, Bir Kadın Düşmanı, Gökyüzü, Değirmen, Yeşil Gece, Olağan İşler, Gizli El, Haberlerin Çiçeği, Sönmüş Yıldızlar, Tanrı Misafiri, Kan Davası, Kavak Yelleri, Leyla İle Mecnun, Son Sığınak, Hançer, Hülleci, Bir Köy Öğretmeni, Balıkesir Muhasebecisi, Tanrı Dağı Ziyafeti, Eski Şarkı, Hz. Muhammed’in Hayatı, Kahramanlar, Don Kişot, Yabancı, Atlı Adam, Bir Fakir Delikanlı, La Dam O Kamelya, Evham, Hakikat, İtiraf,
Beyendiysen Repini Esirgeme Happy Hunting!
Kiralık Konak
TÜRK DİLİ VE KOMPOZİSYON-1 DERSİ
KİTAP ÖZETİ FORMU
KİTABIN ADI KİRALIK KONAK
KİTABIN YAZARI YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU
YAYINEVİ VE ADRESİ İLETİŞİMYAYINLARI CAĞALOĞLU, İSTANBUL
BASIM YILI 20. BASKI 1999, İSTANBUL
1.KİTABIN KONUSU:
Kitapta nesiller arasındaki çatışma yansıtılmıştır. Nesiller arasındaki uçurumdan ve hızlı değişimin getirdiği ahlak buhranı anlatılmıştır.
2.KİTABIN ÖZETİ:
Naim Efandi çok zengin, zengin olduğu kadarda hesaplı bir kişiydi. Babasından kalma bir serveti vardı. Büyük bir itina ile idare ediyor ve koruyordu. II. Abdülhamit döneminde devletin yüksek mevkilerinde bulundu. Bir çok defalar valiliklerde dolaştı.
Bütün çocukluğu, bütün gençliği İstanbul ‘un en kalabalık konağında geçen Naim Efendi eğlenceli toplantıları, dostlar arasındaki sohbetleri, misafirlere ziyafetleri çok severdi. Fakat öyle bir zaman yaşadı ki bunların hepsi yasaktı. Naim Efendi yeni sazdan, yeni şarkılardan zevk almak bir tarafa, son senelerde yazılan ve konuşulan Türkçe’yi bile anlamıyordu.
Bundan beş sene öncesine kadar karısı Nefise Hanımefendi yanı başında idi, rahatı ve huzuru iyi durumdaydı. Zira, bu ihtiyar kadın ölünce evin içinde yalnız kaldı. O öldükten sonra yerine kızı Sekine hanım geçti; fakat Sekine Hanımı hiçbir yönüyle annesine benzemiyordu.
Naim Efendinin damadı Düyunu Umumiye Müfettişlerinden Servet Bey, Naim Efendinin saflığından yararlanarak konak içerisinde işleri istediği gibi yürütüyordu. Servet Beyin oğlu Cemil henüz yirmi yaşında olmasına rağmen Beyoğlu’ndaki büyük lokantaların, gazinoların, barların sadık dostu idi. Bu yaşında birçok zevkleri vardı. Biraderinin küçük sırlarını bilen Seniha ise son çıkan moda gazetelerinin resimlerine benzerdi. Körpe, ince ve çolak vücudu, ipek böcekleri gibi daima biçim değiştirme, değişim içerisindeydi.
Pazartesi günleri Seniha’nın çay günleridir. Avrupa’nın bütün kibar kadınları gibi o günleri güzel giyinir, kuşanır ve tam beşte konağın salonunda az görülen bir hanımefendi gibi ziyaretçilerini beklerdi. Seniha salonun bir köşesinde iki genç kızla halasının torunu Hakkı Celis’in kendisine okuduğu şiirleri dinler gözüküyordu. Bu genç kendisinden iki ay küçük olmasına rağmen ve birçok şiiri bazı dergilerde çıkmasına rağmen ona parmakları mürekkep lekeli ve pantolonunun dizleri çıkmış zavallı bir okul çocuğu gibi görünmekten kurtulamıyordu. Saat beşte Faik Bey konağı ziyarete geldi. Faik Bey Cemil’in yakın arkadaşları arasındaydı. Kumral, zayıf, uzun saçları iyi taranmış bir gençti. Küçük yaşından beri Avrupa’nın önemli şehirlerinde dolaşmış, oturmuş olduğu için hareketlerinde hiç sahte görülmeyen bir zerafet vardı. Faik Bey ile Seniha arasındaki ilişkinin bir arkadaşlık derecesinden fazla olması genç kızın bütün arkadaşları bilirdi. Fakat, buna da hafif bir flört manasını verirlerdi. Günden güne aralarındaki sevgi çoğalmaya başladı. Faik Bey için Seniha’yı sevmek birdenbire vazgeçilmeyen birşey oluverdi. O şimdi kumara ne kadar düşkünse, Seniha’yı da o kadar arıyordu. Seniha’ya kendini o kadar bağlı hissediyordu. Dört günlük bir ayrılıktan sonra sabah Faik Bey konağa geldi. Herkes uykudaydı. Saçları karma karışık, yüzü sapsarıydı. Suratında üç günlük bir sakal, toz renginde bir kir tabakası vardı. Seniha “Ne var? Ne oldu?” demek isteyen gözlerle Faik Bey’ e baktı. Faik Bey sessiz bir şekilde hiçbir şey söylemiyordu. Seniha daha sonra kardeşi Cemil’ den Faik Bey’ in kumarda Üç yüz elli lira kaybettiğini ve paraya ihtiyacı olduğunu öğrendi. Cemil parayı Seniha’nın büyükbabasından istemesini söyledi. Seniha’nın bunun olmayacağını söylemesi üzerine Cemil Seniha’nın elmaslarını rehin koymasını istedi. Seniha dolabını açtı içinden bir çekmece çıkardı. Çekmecenin içinden birkaç tane mahfaza aldı ve birer birer Cemil’e uzattı ve hayatında ilk defa ağır ve ciddi bir şekilde düşündü, kaldı. Hayat bir an içinde, ona çıplak ve en kaba haliyle görünmüştü. Bu dünyada güzellik bir hayal, asalet ve zerafet, insanın üstünde hafif bir cilaydı. Güzel bir yüze iskelet ifadesi vermek için iki gecelik bir uykusuzluk, bir sevgiyi bir alışverişe çevirmek için birkaç paket iskambil kağıdı, zarif bir adamı bir dilenciye döndürmek için üç yüz elli liralık bir borç yeterliydi. Seniha kalbinin bu bir günlük hesaplaşmasından epeyce değişmiş çıktı.
Konağı kiraya verip kardeşi Selma Hanımefendi’nin yanına taşınma fikri ortaya çıktığından beri Naim Efendi’ nin rahatı, huzuru kaçtı. Selma Hanımefendi kararında o kadar katıydı ki hiçbir şekilde bunun önüne geçmek mümkün değildi. Naim Efendi; “Burada doğmuşum, burada yaşamışım, ihtiyarlamışım! Nasıl bırakır giderim?” diyordu. Selma Hanım; “Burada, fareler, örümcekler ortasında yapayalnız öleceğine, benim yanımda benim gözüm önünde ölürsün.” diyordu.
Konak, Naim Efendiyle beraber, hergün biraz daha yıkılıp gidiyordu. Zili bozulan sokak kapısı ağır bir tokmakla vuruluyor ve bir çok gıcırtılarla sarsılak açılıyordu.
3. KİTABIN ANAFİKRİ:
Bazı şeyleri kazanmak ve korumak epeyce zaman alır ama onları kaybetmek çok kolaydır.
4. KİTAPTAKİ ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Naim Efendi: Çok zengin ve zengin olduğu kadar da hesaplı bir kişidir. Çok önemli yerlerde çalışmış ve çok önemli bir kariyere sahip olmuştur. Ama devamlı bir değişim içerisinde olan bir ülkede eskiden kelme bir şahsiyet olduğu için bazı konulara uzak kalmıştır hatta gençlerin konuştuğu Türkçe’nin çoğunu anlamamaktadır. Eğlenceyi seven, neşeli bir insandır.
Seniha Hanım: Körpe, ince, çevik, ipekböceği gibi sürekli bir değişim halindedir. İlk başlarda cıvıl cıvıl bir kız olmasına rağmen zamanla çok değişir. Kimseyle görüşmez, kimseye bir şey söylemez olur.
Faik Bey: Aileyi uçuruma sürükeyen kişidir. Zevklerine göre yaşayan ve insanların umrunda olmadığı varlıklı bir ailenin oğludur.
Hakkı Celis: Senihayı sevmiştir fakat karşılık bulamayınca içine kapanmıştır. Kimseye sır vermeyen birisidir. İnsanlardan kaçmaya çalışmaktadır, yalnız kalmak ister.
5. KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Bir töre romanıdır. Üç neslin çatışması anlatılmıştır. Olay kapalı ve dar bir çevrede geçtiği için nesiller arasındaki uçurum, hızlı değişimin geyirdiği ahlak buhranı usta bir biçimde sergilenmiştir. Kitap akıcı ve sürükleyicidir.
6. KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ:
Kahire’de doğdu. Manisa’nın karaosmanoğulları ailesindendir. Öğrenimini bir Fransız oklulunda tamamladı. II.Meşrutiyetin ilanından sonra İstanbul’a geldi. Fecri Ati topluluğuna katıldı. Çeşitli gazete ve dergilerde yazmaya başladı. Üsküdar Lisesinde felsefa dersleri okuttu. Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu’ya geçerek Batı Cephesi’nde bulundu. Deneme, makale, anı, oyun türlerinde eserler veren Yakup Kadri, daha çok romanlarıyla tanındı. Romanlarının konusu tarihsel ve olaylar olmuştur.
ESERLERİ :
Roman: Kiralık Konak, Nur Baba, Hüküm Gecesi, Sodom ve Gomore, Yaban, Ankara, Bir Sürgün, Panaroma, 2 cilt, Hep O Şarkı. Hikaye Bir Serencam, Rahmet, Milli Savaş Hikâyeleri.
Anı: Zoraki Diplomat, Anamın Kitabı, Vatan Yolunda, Politikada 45 Yıl.
KİTAP ÖZETİ FORMU
KİTABIN ADI KİRALIK KONAK
KİTABIN YAZARI YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU
YAYINEVİ VE ADRESİ İLETİŞİMYAYINLARI CAĞALOĞLU, İSTANBUL
BASIM YILI 20. BASKI 1999, İSTANBUL
1.KİTABIN KONUSU:
Kitapta nesiller arasındaki çatışma yansıtılmıştır. Nesiller arasındaki uçurumdan ve hızlı değişimin getirdiği ahlak buhranı anlatılmıştır.
2.KİTABIN ÖZETİ:
Naim Efandi çok zengin, zengin olduğu kadarda hesaplı bir kişiydi. Babasından kalma bir serveti vardı. Büyük bir itina ile idare ediyor ve koruyordu. II. Abdülhamit döneminde devletin yüksek mevkilerinde bulundu. Bir çok defalar valiliklerde dolaştı.
Bütün çocukluğu, bütün gençliği İstanbul ‘un en kalabalık konağında geçen Naim Efendi eğlenceli toplantıları, dostlar arasındaki sohbetleri, misafirlere ziyafetleri çok severdi. Fakat öyle bir zaman yaşadı ki bunların hepsi yasaktı. Naim Efendi yeni sazdan, yeni şarkılardan zevk almak bir tarafa, son senelerde yazılan ve konuşulan Türkçe’yi bile anlamıyordu.
Bundan beş sene öncesine kadar karısı Nefise Hanımefendi yanı başında idi, rahatı ve huzuru iyi durumdaydı. Zira, bu ihtiyar kadın ölünce evin içinde yalnız kaldı. O öldükten sonra yerine kızı Sekine hanım geçti; fakat Sekine Hanımı hiçbir yönüyle annesine benzemiyordu.
Naim Efendinin damadı Düyunu Umumiye Müfettişlerinden Servet Bey, Naim Efendinin saflığından yararlanarak konak içerisinde işleri istediği gibi yürütüyordu. Servet Beyin oğlu Cemil henüz yirmi yaşında olmasına rağmen Beyoğlu’ndaki büyük lokantaların, gazinoların, barların sadık dostu idi. Bu yaşında birçok zevkleri vardı. Biraderinin küçük sırlarını bilen Seniha ise son çıkan moda gazetelerinin resimlerine benzerdi. Körpe, ince ve çolak vücudu, ipek böcekleri gibi daima biçim değiştirme, değişim içerisindeydi.
Pazartesi günleri Seniha’nın çay günleridir. Avrupa’nın bütün kibar kadınları gibi o günleri güzel giyinir, kuşanır ve tam beşte konağın salonunda az görülen bir hanımefendi gibi ziyaretçilerini beklerdi. Seniha salonun bir köşesinde iki genç kızla halasının torunu Hakkı Celis’in kendisine okuduğu şiirleri dinler gözüküyordu. Bu genç kendisinden iki ay küçük olmasına rağmen ve birçok şiiri bazı dergilerde çıkmasına rağmen ona parmakları mürekkep lekeli ve pantolonunun dizleri çıkmış zavallı bir okul çocuğu gibi görünmekten kurtulamıyordu. Saat beşte Faik Bey konağı ziyarete geldi. Faik Bey Cemil’in yakın arkadaşları arasındaydı. Kumral, zayıf, uzun saçları iyi taranmış bir gençti. Küçük yaşından beri Avrupa’nın önemli şehirlerinde dolaşmış, oturmuş olduğu için hareketlerinde hiç sahte görülmeyen bir zerafet vardı. Faik Bey ile Seniha arasındaki ilişkinin bir arkadaşlık derecesinden fazla olması genç kızın bütün arkadaşları bilirdi. Fakat, buna da hafif bir flört manasını verirlerdi. Günden güne aralarındaki sevgi çoğalmaya başladı. Faik Bey için Seniha’yı sevmek birdenbire vazgeçilmeyen birşey oluverdi. O şimdi kumara ne kadar düşkünse, Seniha’yı da o kadar arıyordu. Seniha’ya kendini o kadar bağlı hissediyordu. Dört günlük bir ayrılıktan sonra sabah Faik Bey konağa geldi. Herkes uykudaydı. Saçları karma karışık, yüzü sapsarıydı. Suratında üç günlük bir sakal, toz renginde bir kir tabakası vardı. Seniha “Ne var? Ne oldu?” demek isteyen gözlerle Faik Bey’ e baktı. Faik Bey sessiz bir şekilde hiçbir şey söylemiyordu. Seniha daha sonra kardeşi Cemil’ den Faik Bey’ in kumarda Üç yüz elli lira kaybettiğini ve paraya ihtiyacı olduğunu öğrendi. Cemil parayı Seniha’nın büyükbabasından istemesini söyledi. Seniha’nın bunun olmayacağını söylemesi üzerine Cemil Seniha’nın elmaslarını rehin koymasını istedi. Seniha dolabını açtı içinden bir çekmece çıkardı. Çekmecenin içinden birkaç tane mahfaza aldı ve birer birer Cemil’e uzattı ve hayatında ilk defa ağır ve ciddi bir şekilde düşündü, kaldı. Hayat bir an içinde, ona çıplak ve en kaba haliyle görünmüştü. Bu dünyada güzellik bir hayal, asalet ve zerafet, insanın üstünde hafif bir cilaydı. Güzel bir yüze iskelet ifadesi vermek için iki gecelik bir uykusuzluk, bir sevgiyi bir alışverişe çevirmek için birkaç paket iskambil kağıdı, zarif bir adamı bir dilenciye döndürmek için üç yüz elli liralık bir borç yeterliydi. Seniha kalbinin bu bir günlük hesaplaşmasından epeyce değişmiş çıktı.
Konağı kiraya verip kardeşi Selma Hanımefendi’nin yanına taşınma fikri ortaya çıktığından beri Naim Efendi’ nin rahatı, huzuru kaçtı. Selma Hanımefendi kararında o kadar katıydı ki hiçbir şekilde bunun önüne geçmek mümkün değildi. Naim Efendi; “Burada doğmuşum, burada yaşamışım, ihtiyarlamışım! Nasıl bırakır giderim?” diyordu. Selma Hanım; “Burada, fareler, örümcekler ortasında yapayalnız öleceğine, benim yanımda benim gözüm önünde ölürsün.” diyordu.
Konak, Naim Efendiyle beraber, hergün biraz daha yıkılıp gidiyordu. Zili bozulan sokak kapısı ağır bir tokmakla vuruluyor ve bir çok gıcırtılarla sarsılak açılıyordu.
3. KİTABIN ANAFİKRİ:
Bazı şeyleri kazanmak ve korumak epeyce zaman alır ama onları kaybetmek çok kolaydır.
4. KİTAPTAKİ ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Naim Efendi: Çok zengin ve zengin olduğu kadar da hesaplı bir kişidir. Çok önemli yerlerde çalışmış ve çok önemli bir kariyere sahip olmuştur. Ama devamlı bir değişim içerisinde olan bir ülkede eskiden kelme bir şahsiyet olduğu için bazı konulara uzak kalmıştır hatta gençlerin konuştuğu Türkçe’nin çoğunu anlamamaktadır. Eğlenceyi seven, neşeli bir insandır.
Seniha Hanım: Körpe, ince, çevik, ipekböceği gibi sürekli bir değişim halindedir. İlk başlarda cıvıl cıvıl bir kız olmasına rağmen zamanla çok değişir. Kimseyle görüşmez, kimseye bir şey söylemez olur.
Faik Bey: Aileyi uçuruma sürükeyen kişidir. Zevklerine göre yaşayan ve insanların umrunda olmadığı varlıklı bir ailenin oğludur.
Hakkı Celis: Senihayı sevmiştir fakat karşılık bulamayınca içine kapanmıştır. Kimseye sır vermeyen birisidir. İnsanlardan kaçmaya çalışmaktadır, yalnız kalmak ister.
5. KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Bir töre romanıdır. Üç neslin çatışması anlatılmıştır. Olay kapalı ve dar bir çevrede geçtiği için nesiller arasındaki uçurum, hızlı değişimin geyirdiği ahlak buhranı usta bir biçimde sergilenmiştir. Kitap akıcı ve sürükleyicidir.
6. KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ:
Kahire’de doğdu. Manisa’nın karaosmanoğulları ailesindendir. Öğrenimini bir Fransız oklulunda tamamladı. II.Meşrutiyetin ilanından sonra İstanbul’a geldi. Fecri Ati topluluğuna katıldı. Çeşitli gazete ve dergilerde yazmaya başladı. Üsküdar Lisesinde felsefa dersleri okuttu. Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu’ya geçerek Batı Cephesi’nde bulundu. Deneme, makale, anı, oyun türlerinde eserler veren Yakup Kadri, daha çok romanlarıyla tanındı. Romanlarının konusu tarihsel ve olaylar olmuştur.
ESERLERİ :
Roman: Kiralık Konak, Nur Baba, Hüküm Gecesi, Sodom ve Gomore, Yaban, Ankara, Bir Sürgün, Panaroma, 2 cilt, Hep O Şarkı. Hikaye Bir Serencam, Rahmet, Milli Savaş Hikâyeleri.
Anı: Zoraki Diplomat, Anamın Kitabı, Vatan Yolunda, Politikada 45 Yıl.
Eskici Ve ogulları / orhan kemal
KİTABIN ADI: ESKİCİ VE OĞULLARI
YAZARI: ORHAN KEMAL
YAYIN EVİ: REMZİ KİTABEVİ
BASIM YILI: 1985
KİTABIN KONUSU:
Eskici ve Oğulları’nda topal eskici ile iki oğlunun özlemlerini,düşlerini,bu özlemlerle düşleri gerçekleştirmek için verdikleri savaşı ve sonunda ellerinde avuçlarında kalanı da yitirirek çöküşlerini anlatır.
KİTABIN ÖZETİ:
Topal eskici,Trablus’ta savaşırken sol bacağını kahpe bir İtalyan kurşununa verir.Gençliğinde kundura tamirciliği ve demircilik öğrenmiştir.Kurtuluş savaşı’ndan sonra bir süre eskicilik yapar.İşleri gayet güzeldir.Bir zaman sonra kunduracılık üzerine işler tasarlar.Bunun üzerine Çukurova’nın zengin köylerinden birine göçer.Eskicilikten bıkmıştır.Demir araçların onarımıyla uğraşacaktır.İşler iyi gider,İkinci Dünya Savaşı bitip de renk renk, biçim biçim traktörler akmaya başlayınca Topal’ın işleri bozulur:Memleket ziraatinin işi bundan böyle Amerikan makineleriyle görülecekti.Orta Çağdan kalma köhne demirci dükkanlarına ne ihtiyaçları vardı.Köyle ilişiğini keser kentin yolunu tutar.Kent değişmektedir:Yeni apartmanlar, oteller, asfalt yollar…Ve Topal yeniden eskiciliğe başlar.Büyük oğlunun çalıştığı fabrika işi paydos edince ve büyük oğlu üç çocuğuyla ortada kalınca, geçinmek adamakıllı güçleşir.Baba ve iki oğul eskici dükkanında çalışmaktadır ama Dokuz boğazı beslemiyor bu dükkan, zorla değil ya!
Babasının küfürlerinden ve başının çaresine baksın sözlerinden bıkan büyük oğul tohumlu pamuk toplamaya karar verdi.Küçük oğul da katılır bu karara Ve hemen düşlere başlar:Kışın ağasıyla kendi hesaplarına açsalar eskici dükkanını… Hiç olmazsa vara yoğa bağırıp çağırması, pis pis küfürleriyle babası yoktur başlarında.İki kardeş, güle oynaya, çalışır akşamları da…Dükkanda kapanıp kalmak zorunda değildirler.Haftada bir iki gün kafaları çekseler, geri kalan günlerde sinemaya, tiyatroya gider; vakit geçirirler.
Madem eskicilik fosladı, işi ısmarlamacılığa, toptancılığa dök.Dükkanım var makinem var, kalıplarım herbir şeyim tamam.Eksik olan sermaye mi? diyen Topal, oğullarıyla birlikte pamuk toplamaya giderse, hep birlikte çalışarak gereksindikleri sermayeyi sağlayabilaceklerine inanır.
Bir sabah boyaları dökük bir kamyon gelir; tekmil mahalle kapılara, pencereler dökülmüştür.Dokuz kişilik aile pamuk toplamak için yola düşer.Sarı sıcak, sivri sinekler… Hepsi sıtmaya yakalanır.Önce Topal başlar şikayete:Ne dedik de geldik buralara?Yazısı da yabanı da bataydı.Bizim harcımız mı bu? Kötü çalışma koşulları, yoksulluk, sıtma aileyi birbirine düşürür:Topal karısı ve kızıyla kente döner.
İki oğul güçleri yettiğince dayanırlar.İşin acemisi olduklarından fazla pamuk toplayamazlar.Topladıkları pamuk aldıkları avansın ancak yarısını karşılar.Şimdi ne yapacaklardı?Şehre birkaç kuruş parayla dönüp tekerlekli dükkan açmaktan geçmiş, borçlarını nasıl ödeyeceklerini, bu işin içinden nasıl çıkacaklarını düşünüyorlardı.
Bundan böyle küçük oğlu da bugün bulduğunu bugün yiyordu.Sonunda küçük oğul da büyük oğul ve ailesi de, hasta, bitik, nerdeyse ölüm döşeğinde, kente dönerler.Topal’ın babalık duyguları coşar, varını yoğunu çocukları için harcar.Eskici dükkanını olduğu gibi devredip borçlarını öderler.El elde, baş başta kalmıştı.Dokuz kişiye ekmek yediremeyen eskici dükkanı da elden gitmişti.
KİTABIN ANA FİKRİ:
Zengin insanların da birgün fakirlikle karşılaşabileceği düşüncesini vurgulayan bu kitap, içinde bulunduğumuz iyi durumun elbet birgün bozulabileceğini anlatmaktadır.
KATAPTAKİ OLAYLAR VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Topal: Çok paragöz, hava yapmayı seven bir kişiliğe sahiptir.
Topal’ın çocukları: Babalarını fazla sevmeyen, kendi kafalarındadırlar.
Topal’ın damadı: Namusuyla fabrikada çalışıp para kazanan, evine düşkün birisidir.
Olaylar, aile kavramını bozulmasını anlatır. Aile bağlarının tamamen koptuğunu gösterir .Genel itibariyle konu anlatılırken yazar karamsar bir dil kullanmıştır.
KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Kitap çok akıcı olmamakla birlikte biraz sıkıcı bir kitap. Fakat konu itibariyle günümüz aile yapısındaki bozuklukları anlattığından dolayı başarılı buldum.
KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
Asıl adı Mehmet Raşit Öğütçü olan Orhan Kemal, 15 Eylül 1914’te Adana’nın Ceyhan ilçesinde doğdu. Babası, 1920-1923 döneminde birinci B.M.M.’de milletvekilliği, 3 Mayıs 1920’de Vekiller Heyeti’nde Adliye Bakanlığı yapan ve 26 Eylül 1930’da Adana’da Ahali Cumhuriyet Fırkası’nı kuran Abdülkadir Kemali Bey’dir. Partisinin kapatılması üzerine 1931’de Suriye’ye kaçan babasının yanına ailece gidince, orta son sınıftaki öğrenimini yarım bıraktı. Daha sonra burada bir basımevine işçi olarak girdi. Bir yıl kadar Suriye ve Lübnan’da kaldı. 1932’de Türkiye’ye dönünce, Adana’da çırçır fabrikalarında işçilik, dokumacılık, katiplik, ambar memurluğu yaptı. 5 Mayıs 1937’de evlendi. Nisan 1938’de kızı Yıldız doğdu. Aynı günlerde Niğde’de askerlik görevine başladı. Burada, “yabancı rejimler lehine propaganda ve isyana muharrik” suçundan yargılanarak, 27 Ocak 1939’da beş yıla hüküm giydi Kayseri, Adana ve Bursa cezaevlerinde yattı.
1940 yılı kışında Bursa Cezaevi’nde Nazım Hikmet’le tanıştı. 26 Eylül 1943’te tahliye olunca Adana’ya döndü. Karataş’ta toprak taşıma işinde bir ay amelelik yaptı. 14 Nisan 1944’te Devlet Demiryolları’nda “muvakkat hamal”olarak çalıştı. Aynı yılın haziranın da Güzel İzmir Nakliyat Ambarı’nda iş buldu. Bir sure sonra bu işten de çıkarıldı. 1945 yılı yazında Kilis’e giderek, kalan 35 günlük askerlik görevini tamamladı. Çorum’a sürgüne gönderildi. Babasının, dönemin başbakanı Recep Peker’e telgraf çekmesi üzerine, 26 Ekim 1946’da bırakıldı. Adana’ya dönünce sebze nakliyeciliği, Verem Savaş Derneği’nde katiplik yaptı. Bir süre sonra işsiz kaldı. 17 Nisan 1950’de ailece İstanbul’a yerleşti. İstanbul’da geçimini yazarlıkla sağladı. 7 Mart 1966’da bir ihbar üzerine iki arkadaşıyla birlikte tutuklandı. “Hücre çalışması ve komünizm propagandası’ yaptıkları gerekçesiyle tevkif edilerek Sultanahmet Cezaevi’ne gönderildi. 7 Nisan’da Türk Edebiyatçılar Birliği, Gen-Ar Tiyatrosu’nda 30. sanat yılı nedeniyle bir jubile düzenledi. Toplantıda Melih Cevdet Anday, Yaşar Kemal ve James Baldwin birer konuşma yaptı. Bilirkişice verilen; “suç teşkil eden bir cihet bulunmadığı hususundaki rapor üzerine 13 Nisan 1966’de serbest bırakıldı. 17 Temmuz 1968’de bu davadan beraat etti.Bulgar Yazarlar Birliği’nin çağrısı üzerine gittiği Sofya’da, tedavi edilmekte olduğu hastanede 2 Haziran 1970’te öldü.
YAZARI: ORHAN KEMAL
YAYIN EVİ: REMZİ KİTABEVİ
BASIM YILI: 1985
KİTABIN KONUSU:
Eskici ve Oğulları’nda topal eskici ile iki oğlunun özlemlerini,düşlerini,bu özlemlerle düşleri gerçekleştirmek için verdikleri savaşı ve sonunda ellerinde avuçlarında kalanı da yitirirek çöküşlerini anlatır.
KİTABIN ÖZETİ:
Topal eskici,Trablus’ta savaşırken sol bacağını kahpe bir İtalyan kurşununa verir.Gençliğinde kundura tamirciliği ve demircilik öğrenmiştir.Kurtuluş savaşı’ndan sonra bir süre eskicilik yapar.İşleri gayet güzeldir.Bir zaman sonra kunduracılık üzerine işler tasarlar.Bunun üzerine Çukurova’nın zengin köylerinden birine göçer.Eskicilikten bıkmıştır.Demir araçların onarımıyla uğraşacaktır.İşler iyi gider,İkinci Dünya Savaşı bitip de renk renk, biçim biçim traktörler akmaya başlayınca Topal’ın işleri bozulur:Memleket ziraatinin işi bundan böyle Amerikan makineleriyle görülecekti.Orta Çağdan kalma köhne demirci dükkanlarına ne ihtiyaçları vardı.Köyle ilişiğini keser kentin yolunu tutar.Kent değişmektedir:Yeni apartmanlar, oteller, asfalt yollar…Ve Topal yeniden eskiciliğe başlar.Büyük oğlunun çalıştığı fabrika işi paydos edince ve büyük oğlu üç çocuğuyla ortada kalınca, geçinmek adamakıllı güçleşir.Baba ve iki oğul eskici dükkanında çalışmaktadır ama Dokuz boğazı beslemiyor bu dükkan, zorla değil ya!
Babasının küfürlerinden ve başının çaresine baksın sözlerinden bıkan büyük oğul tohumlu pamuk toplamaya karar verdi.Küçük oğul da katılır bu karara Ve hemen düşlere başlar:Kışın ağasıyla kendi hesaplarına açsalar eskici dükkanını… Hiç olmazsa vara yoğa bağırıp çağırması, pis pis küfürleriyle babası yoktur başlarında.İki kardeş, güle oynaya, çalışır akşamları da…Dükkanda kapanıp kalmak zorunda değildirler.Haftada bir iki gün kafaları çekseler, geri kalan günlerde sinemaya, tiyatroya gider; vakit geçirirler.
Madem eskicilik fosladı, işi ısmarlamacılığa, toptancılığa dök.Dükkanım var makinem var, kalıplarım herbir şeyim tamam.Eksik olan sermaye mi? diyen Topal, oğullarıyla birlikte pamuk toplamaya giderse, hep birlikte çalışarak gereksindikleri sermayeyi sağlayabilaceklerine inanır.
Bir sabah boyaları dökük bir kamyon gelir; tekmil mahalle kapılara, pencereler dökülmüştür.Dokuz kişilik aile pamuk toplamak için yola düşer.Sarı sıcak, sivri sinekler… Hepsi sıtmaya yakalanır.Önce Topal başlar şikayete:Ne dedik de geldik buralara?Yazısı da yabanı da bataydı.Bizim harcımız mı bu? Kötü çalışma koşulları, yoksulluk, sıtma aileyi birbirine düşürür:Topal karısı ve kızıyla kente döner.
İki oğul güçleri yettiğince dayanırlar.İşin acemisi olduklarından fazla pamuk toplayamazlar.Topladıkları pamuk aldıkları avansın ancak yarısını karşılar.Şimdi ne yapacaklardı?Şehre birkaç kuruş parayla dönüp tekerlekli dükkan açmaktan geçmiş, borçlarını nasıl ödeyeceklerini, bu işin içinden nasıl çıkacaklarını düşünüyorlardı.
Bundan böyle küçük oğlu da bugün bulduğunu bugün yiyordu.Sonunda küçük oğul da büyük oğul ve ailesi de, hasta, bitik, nerdeyse ölüm döşeğinde, kente dönerler.Topal’ın babalık duyguları coşar, varını yoğunu çocukları için harcar.Eskici dükkanını olduğu gibi devredip borçlarını öderler.El elde, baş başta kalmıştı.Dokuz kişiye ekmek yediremeyen eskici dükkanı da elden gitmişti.
KİTABIN ANA FİKRİ:
Zengin insanların da birgün fakirlikle karşılaşabileceği düşüncesini vurgulayan bu kitap, içinde bulunduğumuz iyi durumun elbet birgün bozulabileceğini anlatmaktadır.
KATAPTAKİ OLAYLAR VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Topal: Çok paragöz, hava yapmayı seven bir kişiliğe sahiptir.
Topal’ın çocukları: Babalarını fazla sevmeyen, kendi kafalarındadırlar.
Topal’ın damadı: Namusuyla fabrikada çalışıp para kazanan, evine düşkün birisidir.
Olaylar, aile kavramını bozulmasını anlatır. Aile bağlarının tamamen koptuğunu gösterir .Genel itibariyle konu anlatılırken yazar karamsar bir dil kullanmıştır.
KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Kitap çok akıcı olmamakla birlikte biraz sıkıcı bir kitap. Fakat konu itibariyle günümüz aile yapısındaki bozuklukları anlattığından dolayı başarılı buldum.
KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
Asıl adı Mehmet Raşit Öğütçü olan Orhan Kemal, 15 Eylül 1914’te Adana’nın Ceyhan ilçesinde doğdu. Babası, 1920-1923 döneminde birinci B.M.M.’de milletvekilliği, 3 Mayıs 1920’de Vekiller Heyeti’nde Adliye Bakanlığı yapan ve 26 Eylül 1930’da Adana’da Ahali Cumhuriyet Fırkası’nı kuran Abdülkadir Kemali Bey’dir. Partisinin kapatılması üzerine 1931’de Suriye’ye kaçan babasının yanına ailece gidince, orta son sınıftaki öğrenimini yarım bıraktı. Daha sonra burada bir basımevine işçi olarak girdi. Bir yıl kadar Suriye ve Lübnan’da kaldı. 1932’de Türkiye’ye dönünce, Adana’da çırçır fabrikalarında işçilik, dokumacılık, katiplik, ambar memurluğu yaptı. 5 Mayıs 1937’de evlendi. Nisan 1938’de kızı Yıldız doğdu. Aynı günlerde Niğde’de askerlik görevine başladı. Burada, “yabancı rejimler lehine propaganda ve isyana muharrik” suçundan yargılanarak, 27 Ocak 1939’da beş yıla hüküm giydi Kayseri, Adana ve Bursa cezaevlerinde yattı.
1940 yılı kışında Bursa Cezaevi’nde Nazım Hikmet’le tanıştı. 26 Eylül 1943’te tahliye olunca Adana’ya döndü. Karataş’ta toprak taşıma işinde bir ay amelelik yaptı. 14 Nisan 1944’te Devlet Demiryolları’nda “muvakkat hamal”olarak çalıştı. Aynı yılın haziranın da Güzel İzmir Nakliyat Ambarı’nda iş buldu. Bir sure sonra bu işten de çıkarıldı. 1945 yılı yazında Kilis’e giderek, kalan 35 günlük askerlik görevini tamamladı. Çorum’a sürgüne gönderildi. Babasının, dönemin başbakanı Recep Peker’e telgraf çekmesi üzerine, 26 Ekim 1946’da bırakıldı. Adana’ya dönünce sebze nakliyeciliği, Verem Savaş Derneği’nde katiplik yaptı. Bir süre sonra işsiz kaldı. 17 Nisan 1950’de ailece İstanbul’a yerleşti. İstanbul’da geçimini yazarlıkla sağladı. 7 Mart 1966’da bir ihbar üzerine iki arkadaşıyla birlikte tutuklandı. “Hücre çalışması ve komünizm propagandası’ yaptıkları gerekçesiyle tevkif edilerek Sultanahmet Cezaevi’ne gönderildi. 7 Nisan’da Türk Edebiyatçılar Birliği, Gen-Ar Tiyatrosu’nda 30. sanat yılı nedeniyle bir jubile düzenledi. Toplantıda Melih Cevdet Anday, Yaşar Kemal ve James Baldwin birer konuşma yaptı. Bilirkişice verilen; “suç teşkil eden bir cihet bulunmadığı hususundaki rapor üzerine 13 Nisan 1966’de serbest bırakıldı. 17 Temmuz 1968’de bu davadan beraat etti.Bulgar Yazarlar Birliği’nin çağrısı üzerine gittiği Sofya’da, tedavi edilmekte olduğu hastanede 2 Haziran 1970’te öldü.
Etiketler:
KİTABIN ADI: ESKİCİ VE OĞULLARI,
kitap,
kitap-ozet
Nutuk özeti
KİTABIN ÖZETİ :
Nutuk yeni Türkiye devletinin yazılan ilk tarihidir. Yazarı Mustafa Kemal Atatürk’tür. Yaptığı tarihi gelecekteki Türk insanına tanıtabilmek amacıyla bu kitabı kaleme almıştır.
Nutuk: Atatürk tarafından kurulan Cumhuriyet Halk Partisinin 15-20 Ekim tarihleri arasında Ankara da toplanan İkinci Kongresinde okunmuştur. Konuşma otuz altı buçuk saat sürmüştür.
Nutuk 1919’dan başlayarak 1927 ye kadar olan tarih dilimini incelemektedir. Bu dönem üç bölümde ele alınmıştır.
1. Kuva-i Milliye (Ulusal güçler) Dönemi
Nutukta yeni Türkiye Devletinin kuruluşu anlatılmaktadır. Yeni Türk devletinin kurulmasındaki maksat da şu şekilde açıklanmıştır: Türk ulusunun onurlu ve şerefli bir ulus olarak yaşamasıdır. Bu da tam bağımsız olmakla sağlanabilir. “Ne kadar zengin olursa olsun, bağımsızlıktan yoksun bir ulus uygar insanlık karşısında uşak durumunda kalmaktan ileriye gidemez.” demiştir ve Mustafa Kemal Atatürk şu sözleri söylemiştir “Türkün onuru, kendine güveni ve yetenekleri çok yüksektir. Böyle bir ulus tutsak yaşamaktansa yok olsun daha iyidir.” Diyerek kurtuluş isteyenlerin parolasının “Ya bağımsızlık ya ölüm olduğunu “ söylemiştir.
Burada devlet kurmanın zorlukları görülmektedir. Atatürk Samsun’a çıktığı anda ülkenin genel durumu; Osmanlı Devletinin içinde bulunduğu topluluk savaşta yenilmiş Osmanlı Ordusu zedelenmiş, koşulları ağır bir ateşkes imzalanmış, ulus yorgun ve bitkin bir durumda, ulusu ve ülkeyi savaşa sürükleyenler yurttan kaçmış, padişah ve halife soysuzlaşmış, kendini ve tahtını koruyacak alçakça önlemler araştırmakta, hükümet yüzsüz, onursuz, korkak, ordunun elinden silahları ve cephanesi alınmış ve alınmakta, yurdun dört bir yanındaki topluluklar devletin bir an önce çökmesine çaba harcıyorlardı. Bu şekilde açıkladıktan sonra ulus egemenliğine dayanan kayıtsız şartsız yeni bir devleti kurmak için izlediği politikayı, karşılaştığı güçlükleri bunalımları ve çatışmaları anlatmaktadır. Bu haliyle Nutuk, sömürgeci devletlerin altında yaşayan uluslara kurtuluş yolunu gösteren bir yapıt özelliği taşımaktadır.
2. Türkiye Büyük Millet Meclisi Dönemi:
Türkiye Büyük Millet Meclisi 23 Nisan 1920’de açılmış ve o günden sonra tüm askeri ve sivil makamların ulusun başvuracağı en yüce katın Meclis olacağını halkına bildirmiş ve Meclis, Mustafa Kemal Atatürk’ün açık ve gizli oturumlardaki bir iki gün süren açıklamaları ve konuşmalarından sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı seçmiştir.
3. Cumhuriyet Dönemi :
Atatürk İsmet Paşa ile birlikte bir yasa tasarısı hazırladı. Bu tasarıdaki 20 Ocak 1921 tarihli anayasanın devlet biçimini saptar maddelerini değiştirerek birinci maddenin sonuna “Türkiye Devletinin Hükümet biçimi Cumhuriyettir” cümlesini ekleyerek maddeyi değiştirmiştir ve yapılan Meclis toplantısında Anayasanın Değiştirilmesi ile ilgili maddenin görüşülmesi kabul edildi. Toplantı sonunda yasa birçok milletvekilinin “Yaşasın Cumhuriyet” söylemleri ile kabul edildi ve böylece 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edilmiş oldu. Daha sonra Cumhurbaşkanlığı seçimine geçildi. Oylamada Mustafa Kemal Atatürk toplantıya katılan yüz elli sekiz kişinin tümünün oylarını alarak Cumhurbaşkanı seçildi.
Nutuk sömürge ulusların bağımsızlıklarını kazanmaya yardımcı olacak bir program niteliğindedir. Bu eser okunduğunda Türk kurtuluş savaşının bir askeri savaş olduğu kadar bir düşünce savaşı da olduğu görülmektedir.
Nutuk, Mustafa Kemal Atatürk’ün halkına verdiği bir hesap pusulasıdır. Çünkü ulusal kurtuluş savaşı boyunca o halkıyla birlikte olmuştu ve halkına “Hayat demek savaş ve çarpışma demektir. Hayatta başarı yüzde yüz savaşta, başarı kazanmakla elde edilebilir. Bu da manevi ve maddi güce dayanır. İnsanların uğraştığı tüm sorunlar, karşılaştığı tüm tehlikeler, elde ettiği başarılar toplumca yapılan genel savaşın dalgaları içinde doğar.” Sözlerini söylemiş ve halkından can istemiş, halk seve seve vermiş, mal istemiş, halk seve seve vermiştir. Bunlar nerede, nasıl, niçin, harcanmış ? Nutuk halkın kafasındaki bu sorulara da açıklık getirmiştir.
Türk halkından alınan canın ve malın ülkenin işgalinden, ulusun kölelikten kurtularak onurlu, bağımsız, çağdaş bir devlet ve toplum olarak yaşaması için harcandığını belgeleriyle açıklamaktadır. Atatürk bu eserinde, ulusal varlığı sona ermiş sayılan büyük bir ulusun bağımsızlığını nasıl kazandığını, bilim ve tekniğin en son ilkelerine dayanan ulusal ve çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu anlatmaya çalışmış ve Türk gençliğine bıraktığı kutsal armağanı şu sözlerle noktalamıştır;“ Bu uzun ve ayrıntılı sözlerim tarihe mal olmuş bir devrin öyküsüdür, burada ulusum için ve yarınki çocuklarımız için dikkat ve uyanıklık sağlayabilecek kimi noktaları belirtmiş isem kendimi mutlu sayacağım” demiş. Nutuk, yeni Türkiye devletinin nasıl kurulduğunu merak eden tüm insanlarımızın okuması gereken bir başucu eseridir. Bundan dolayı siyasi yaşantımızda olduğu kadar, devlet felsefesinde de kullandığımız en baş eserdir.
Nutuk yeni Türkiye devletinin yazılan ilk tarihidir. Yazarı Mustafa Kemal Atatürk’tür. Yaptığı tarihi gelecekteki Türk insanına tanıtabilmek amacıyla bu kitabı kaleme almıştır.
Nutuk: Atatürk tarafından kurulan Cumhuriyet Halk Partisinin 15-20 Ekim tarihleri arasında Ankara da toplanan İkinci Kongresinde okunmuştur. Konuşma otuz altı buçuk saat sürmüştür.
Nutuk 1919’dan başlayarak 1927 ye kadar olan tarih dilimini incelemektedir. Bu dönem üç bölümde ele alınmıştır.
1. Kuva-i Milliye (Ulusal güçler) Dönemi
Nutukta yeni Türkiye Devletinin kuruluşu anlatılmaktadır. Yeni Türk devletinin kurulmasındaki maksat da şu şekilde açıklanmıştır: Türk ulusunun onurlu ve şerefli bir ulus olarak yaşamasıdır. Bu da tam bağımsız olmakla sağlanabilir. “Ne kadar zengin olursa olsun, bağımsızlıktan yoksun bir ulus uygar insanlık karşısında uşak durumunda kalmaktan ileriye gidemez.” demiştir ve Mustafa Kemal Atatürk şu sözleri söylemiştir “Türkün onuru, kendine güveni ve yetenekleri çok yüksektir. Böyle bir ulus tutsak yaşamaktansa yok olsun daha iyidir.” Diyerek kurtuluş isteyenlerin parolasının “Ya bağımsızlık ya ölüm olduğunu “ söylemiştir.
Burada devlet kurmanın zorlukları görülmektedir. Atatürk Samsun’a çıktığı anda ülkenin genel durumu; Osmanlı Devletinin içinde bulunduğu topluluk savaşta yenilmiş Osmanlı Ordusu zedelenmiş, koşulları ağır bir ateşkes imzalanmış, ulus yorgun ve bitkin bir durumda, ulusu ve ülkeyi savaşa sürükleyenler yurttan kaçmış, padişah ve halife soysuzlaşmış, kendini ve tahtını koruyacak alçakça önlemler araştırmakta, hükümet yüzsüz, onursuz, korkak, ordunun elinden silahları ve cephanesi alınmış ve alınmakta, yurdun dört bir yanındaki topluluklar devletin bir an önce çökmesine çaba harcıyorlardı. Bu şekilde açıkladıktan sonra ulus egemenliğine dayanan kayıtsız şartsız yeni bir devleti kurmak için izlediği politikayı, karşılaştığı güçlükleri bunalımları ve çatışmaları anlatmaktadır. Bu haliyle Nutuk, sömürgeci devletlerin altında yaşayan uluslara kurtuluş yolunu gösteren bir yapıt özelliği taşımaktadır.
2. Türkiye Büyük Millet Meclisi Dönemi:
Türkiye Büyük Millet Meclisi 23 Nisan 1920’de açılmış ve o günden sonra tüm askeri ve sivil makamların ulusun başvuracağı en yüce katın Meclis olacağını halkına bildirmiş ve Meclis, Mustafa Kemal Atatürk’ün açık ve gizli oturumlardaki bir iki gün süren açıklamaları ve konuşmalarından sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı seçmiştir.
3. Cumhuriyet Dönemi :
Atatürk İsmet Paşa ile birlikte bir yasa tasarısı hazırladı. Bu tasarıdaki 20 Ocak 1921 tarihli anayasanın devlet biçimini saptar maddelerini değiştirerek birinci maddenin sonuna “Türkiye Devletinin Hükümet biçimi Cumhuriyettir” cümlesini ekleyerek maddeyi değiştirmiştir ve yapılan Meclis toplantısında Anayasanın Değiştirilmesi ile ilgili maddenin görüşülmesi kabul edildi. Toplantı sonunda yasa birçok milletvekilinin “Yaşasın Cumhuriyet” söylemleri ile kabul edildi ve böylece 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edilmiş oldu. Daha sonra Cumhurbaşkanlığı seçimine geçildi. Oylamada Mustafa Kemal Atatürk toplantıya katılan yüz elli sekiz kişinin tümünün oylarını alarak Cumhurbaşkanı seçildi.
Nutuk sömürge ulusların bağımsızlıklarını kazanmaya yardımcı olacak bir program niteliğindedir. Bu eser okunduğunda Türk kurtuluş savaşının bir askeri savaş olduğu kadar bir düşünce savaşı da olduğu görülmektedir.
Nutuk, Mustafa Kemal Atatürk’ün halkına verdiği bir hesap pusulasıdır. Çünkü ulusal kurtuluş savaşı boyunca o halkıyla birlikte olmuştu ve halkına “Hayat demek savaş ve çarpışma demektir. Hayatta başarı yüzde yüz savaşta, başarı kazanmakla elde edilebilir. Bu da manevi ve maddi güce dayanır. İnsanların uğraştığı tüm sorunlar, karşılaştığı tüm tehlikeler, elde ettiği başarılar toplumca yapılan genel savaşın dalgaları içinde doğar.” Sözlerini söylemiş ve halkından can istemiş, halk seve seve vermiş, mal istemiş, halk seve seve vermiştir. Bunlar nerede, nasıl, niçin, harcanmış ? Nutuk halkın kafasındaki bu sorulara da açıklık getirmiştir.
Türk halkından alınan canın ve malın ülkenin işgalinden, ulusun kölelikten kurtularak onurlu, bağımsız, çağdaş bir devlet ve toplum olarak yaşaması için harcandığını belgeleriyle açıklamaktadır. Atatürk bu eserinde, ulusal varlığı sona ermiş sayılan büyük bir ulusun bağımsızlığını nasıl kazandığını, bilim ve tekniğin en son ilkelerine dayanan ulusal ve çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu anlatmaya çalışmış ve Türk gençliğine bıraktığı kutsal armağanı şu sözlerle noktalamıştır;“ Bu uzun ve ayrıntılı sözlerim tarihe mal olmuş bir devrin öyküsüdür, burada ulusum için ve yarınki çocuklarımız için dikkat ve uyanıklık sağlayabilecek kimi noktaları belirtmiş isem kendimi mutlu sayacağım” demiş. Nutuk, yeni Türkiye devletinin nasıl kurulduğunu merak eden tüm insanlarımızın okuması gereken bir başucu eseridir. Bundan dolayı siyasi yaşantımızda olduğu kadar, devlet felsefesinde de kullandığımız en baş eserdir.
Amerikan Edebiyatı
Yazarı: Dan Brown
Yayınevi: Altın Kitaplar
Basım Yılı: 2004
Sayfa sayısı:574 sayfa
Roman / Amerikan Edebiyatı
Harward Üniversitesinde çalışan simge bilim profesörü Robert Langdon, merkezi İsviçre’de bulunan Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi (CERN)’nden bir çağrı alır. Merkezde çalışan ünlü fizikçi Leonardo Vetra öldürülmüştür ve göğsüne anlaşılmaz bir yazı dağlanmıştır. CERN Direktörü Maximilian Kohler, olayı çözmek için Langdon’dan yardım ister. Ünlü fizikçi Vetra’nın göğsündeki yazı, çok eski zamanlarda kurulmuş ama artık faaliyette olmayan gizli bir kardeşlik tarikatına “İlluminati”ye ait bir semboldür. İlluminati genellikle bilim adamlarından oluşan ve kiliseye karşı savaş açmış bir cemiyettir. Üyelerinin bir çoğu da kilise tarafından öldürülmüştür. Bu durum Langdon’un kafasını karıştırmaktadır. Çünkü İlluminati yüzyıllar önce yok olmuştur ve bir bilim adamını öldürmesi hiç de mantıklı değildir. Babasının öldürüldüğünü haber alan bilim adamının kızı Victoria Vetra da derhal merkeze gelir. Ancak ortada bilim adamının öldürülmesinden daha korkunç bir durum vardır. Öldürülen fizikçi Leonardo Vetra tarafından bulunan ilk karşı madde zerrecikleri çalınmıştır. Karşı madde son derece kararsız, havayla bile temas ettiğinde patlayabilecek ve bir gramlık miktarının patlamasında bile Hiroşima’ya atılan atom bombasının 20 kiloton büyüklüğünde yıkıntıya yol açabilecek enerji içermektedir.
Victoria, karşı madde çalışmalarını babası ile birlikte yürüttüklerini ve başka hiç kimsenin bu maddeden haberdar olmadığını söylüyordu. Fakat karşı madde, varlığından haberdar birileri tarafından çalınmıştı. Üstelik karşı maddeyi bir kutu içerisinde askıda tutan ve herhangi bir şeyle temas etmesini engelleyen manyetik alanın bataryasının 24 saatlik ömrü vardı. Bu süre sonunda karşı madde tekrar şarja konulamazsa kutuya düşecek ve patlayacaktır.
Bu sırada Vatikan’da, güvenlik kameraları çok ilginç bir görüntü tespit etmiştir. Kamerada nerede olduğu belli olmayan bir yerde, bir kutu içerisinde ve havada asılı duran su damlacığı görünmektedir. Karşı maddenin Vatikan’da olduğu anlaşılmıştır ve CERN direktörü Kohler Vatikan’a çağrılır. Fakat Kohler rahatsız olduğundan Langdon ve Victoria Vatikan’a giderler. Bu sırada Vatikan’da, 15 gün önce ölen papanın yerine yeni papa seçimi yapılacaktır. Dünyanın bir çok yerinden gelen çok sayıda kardinal, papa seçimi için yapılacak toplantılara katılacaklardır. Yani kilisenin tüm önemli isimleri bir bomba tehlikesinin içindedirler. Papanın ölümünden sonra geçici olarak Camerlengo papalığa vekâlet etmektedir. Camerlengo, ölen papanın yanında ve himayesinde yetişmiştir ve oğlu gibidir. Kardinaller toplantısına çok kısa bir zaman kalmıştı, fakat papa seçilmesi muhtemel dört aday da ortada yoktu. Bu sırada televizyonlarda geçen bir haber herkesi dehşete düşürür. İlluminati üyesi olduğunu söyleyen Haşhaşin adındaki bir katil, dört kardinali kaçırdığını ve hepsini birer saat arayla öldüreceğini duyurmuştur.
Langdon ve Victoria, İlluminati’nin kullandığı sembolleri kullanarak kardinalleri bulmaya çalışırlar. Kardinallerin öldürüldükleri yerleri tahmin edebilirler ama sürekli katilin bir adım gerisinde kalmaktadırlar. Katil öldürdüğü kardinallerin göğsünü, İlluminati’nin dört temel simgesi olan toprak, su, ateş ve hava sembolleri ile dağlamıştır. Langdon ve Victoria, son kardinalin öldürüldüğü yerde katil ile karşı karşıya gelirler. Katil, Langdon’u öldü zannederek, yanına Victoria’yı da alır ve kaçar. Langdon, İlluminati’nin sembollerini kullanarak, katil Haşhaşin’in saklandığı yeri bulur ve onu öldürür.
Bu sırada, öldürülen fizikçinin günlüklerini inceleyen CERN Direktörü Kohler, karşı maddeden haberdar olan üçüncü kişiyi tespit etmiş ve Vatikan’a gelmiştir. Kohler Vatikan’da Camerlengo ile görüşür. Görüşme sırasında içeriden Camelengo’nun çığlıkları duyulur. Vatikan’ın gönüllü koruyucuları olan İsviçre Muhafızları ve Robert Langdon odaya girerler ve Camerlengo’nun göğsünde “melekler ve şeytanlar” yazısının dağlanmış olduğunu görürler. Kohler’in elinde ise bir silah vardır. İsviçre Muhafızları direktörü öldürürler. Direktör ölmeden önce Langdon’a küçük bir video kaseti verir. İlluminati’nin liderinin CERN direktörü Kohler olduğu düşünülmektedir. Camerlengo durumu kardinallere açıklar ve Vatikan şehrinin boşaltılmasını ister. Kardinaller St.Pietro meydanında toplanırlar. Papalık seçiminin sonucunu bekleyen kalabalık halk topluluğu da St.Pietro Meydanını doldurmuştur. Bu sırada karşı maddeyi alan Camerlengo Vatikan’a ait bir helikoptere biner. Ona engel olmaya çalışan Langdon da helikoptere binmiştir. 24 saatlik sürenin dolmasına çok az zaman kalmıştır. Camerlengo helikopteri St.Pietro meydanının üstünde mümkün olduğu kadar yükseğe çıkarır ve helikopterde bulunan tek paraşütü alarak atlar. Langdon helikopterde kalmıştır. Helikopterin içinde bir branda bulur ve paraşüt gibi kullanarak o da atlar. Bu sırada gökyüzünde bir patlama meydana gelir. Birkaç dakika sonra Camerlengo, katedralin tepesinde, ellerini gökyüzüne açmış dua etmektedir. St.Pietro meydanındaki herkes ilahi bir güce tanıklık ettiklerini düşünmektedirler.
Robert Langdon ise küçük bir adanın yakınına denize düşmüştür. Adadaki hastane çalışanları Langdon’u bulurlar ve ilk müdahaleyi yaparlar. Langdon, Kohler tarafından kendisine verilen video kasetini izler. Hastanenin helikopteri ile derhal Vatikan’a hareket eder. Vatikan’da ise Camerlengo’nun papa olması yönünde kardinaller görüş birliğine varmışlardır. Langdon kardinallerin bulunduğu salona girer. Odada bulunan videoya kaseti koyar ve kardinallere izlettirir. Kasetteki görüntülerde, Camerlengo ile Kohler arasında geçen görüşme vardır. Görüşmede Camerlengo, her şeyi kendisinin planladığını itiraf etmektedir. Kohler, Camerlengo’yu konuşturmak için silah kullanmıştır. Camerlengo, Kohler’in kendisine saldırdığını göstermek için kendi kendini dağlamıştır, papayı aşırı dozda ilaç vererek öldürdüğünü de itiraf etmiştir. Papa ölmeden önce Camerlengo’ya bir oğlu olduğunu söylemiştir. Ayrıca papa bilime çok destek vermiş, CERN’deki araştırmaları desteklemiştir. Bilimin tanrıya karşı gelmek olduğunu düşünen Camerlengo, papanın böyle bir günah işlemesini kabul edememiş ve papayı öldürmüştür.
Camerlengo kardinallerin bulunduğu salona girdiğinde Langdon’u ve televizyondaki görüntüleri görür. Amacının, son yıllarda yozlaşan kilisenin itibarını kurtarmak, Vatikan’ın ve insanların inançlarını güçlendirmek olduğunu söyler. Öldürülen papanın yardımcılarından olan kardinal Mortati, papanın gençliğinde bir rahibe ile aşk yaşadığını ve bir çocuk sahibi olmak istediğini, ancak inançları buna izin vermediği için bilimin sayesinde herhangi bir ilişkiye girmeden çocuk sahibi olduğunu söyler. İşte o çocuk Camerlengo’dur. Duydukları karşısında yıkılan Camerlengo, katedralin tepesine çıkar ve kendini ateşe verir.
Yayınevi: Altın Kitaplar
Basım Yılı: 2004
Sayfa sayısı:574 sayfa
Roman / Amerikan Edebiyatı
Harward Üniversitesinde çalışan simge bilim profesörü Robert Langdon, merkezi İsviçre’de bulunan Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi (CERN)’nden bir çağrı alır. Merkezde çalışan ünlü fizikçi Leonardo Vetra öldürülmüştür ve göğsüne anlaşılmaz bir yazı dağlanmıştır. CERN Direktörü Maximilian Kohler, olayı çözmek için Langdon’dan yardım ister. Ünlü fizikçi Vetra’nın göğsündeki yazı, çok eski zamanlarda kurulmuş ama artık faaliyette olmayan gizli bir kardeşlik tarikatına “İlluminati”ye ait bir semboldür. İlluminati genellikle bilim adamlarından oluşan ve kiliseye karşı savaş açmış bir cemiyettir. Üyelerinin bir çoğu da kilise tarafından öldürülmüştür. Bu durum Langdon’un kafasını karıştırmaktadır. Çünkü İlluminati yüzyıllar önce yok olmuştur ve bir bilim adamını öldürmesi hiç de mantıklı değildir. Babasının öldürüldüğünü haber alan bilim adamının kızı Victoria Vetra da derhal merkeze gelir. Ancak ortada bilim adamının öldürülmesinden daha korkunç bir durum vardır. Öldürülen fizikçi Leonardo Vetra tarafından bulunan ilk karşı madde zerrecikleri çalınmıştır. Karşı madde son derece kararsız, havayla bile temas ettiğinde patlayabilecek ve bir gramlık miktarının patlamasında bile Hiroşima’ya atılan atom bombasının 20 kiloton büyüklüğünde yıkıntıya yol açabilecek enerji içermektedir.
Victoria, karşı madde çalışmalarını babası ile birlikte yürüttüklerini ve başka hiç kimsenin bu maddeden haberdar olmadığını söylüyordu. Fakat karşı madde, varlığından haberdar birileri tarafından çalınmıştı. Üstelik karşı maddeyi bir kutu içerisinde askıda tutan ve herhangi bir şeyle temas etmesini engelleyen manyetik alanın bataryasının 24 saatlik ömrü vardı. Bu süre sonunda karşı madde tekrar şarja konulamazsa kutuya düşecek ve patlayacaktır.
Bu sırada Vatikan’da, güvenlik kameraları çok ilginç bir görüntü tespit etmiştir. Kamerada nerede olduğu belli olmayan bir yerde, bir kutu içerisinde ve havada asılı duran su damlacığı görünmektedir. Karşı maddenin Vatikan’da olduğu anlaşılmıştır ve CERN direktörü Kohler Vatikan’a çağrılır. Fakat Kohler rahatsız olduğundan Langdon ve Victoria Vatikan’a giderler. Bu sırada Vatikan’da, 15 gün önce ölen papanın yerine yeni papa seçimi yapılacaktır. Dünyanın bir çok yerinden gelen çok sayıda kardinal, papa seçimi için yapılacak toplantılara katılacaklardır. Yani kilisenin tüm önemli isimleri bir bomba tehlikesinin içindedirler. Papanın ölümünden sonra geçici olarak Camerlengo papalığa vekâlet etmektedir. Camerlengo, ölen papanın yanında ve himayesinde yetişmiştir ve oğlu gibidir. Kardinaller toplantısına çok kısa bir zaman kalmıştı, fakat papa seçilmesi muhtemel dört aday da ortada yoktu. Bu sırada televizyonlarda geçen bir haber herkesi dehşete düşürür. İlluminati üyesi olduğunu söyleyen Haşhaşin adındaki bir katil, dört kardinali kaçırdığını ve hepsini birer saat arayla öldüreceğini duyurmuştur.
Langdon ve Victoria, İlluminati’nin kullandığı sembolleri kullanarak kardinalleri bulmaya çalışırlar. Kardinallerin öldürüldükleri yerleri tahmin edebilirler ama sürekli katilin bir adım gerisinde kalmaktadırlar. Katil öldürdüğü kardinallerin göğsünü, İlluminati’nin dört temel simgesi olan toprak, su, ateş ve hava sembolleri ile dağlamıştır. Langdon ve Victoria, son kardinalin öldürüldüğü yerde katil ile karşı karşıya gelirler. Katil, Langdon’u öldü zannederek, yanına Victoria’yı da alır ve kaçar. Langdon, İlluminati’nin sembollerini kullanarak, katil Haşhaşin’in saklandığı yeri bulur ve onu öldürür.
Bu sırada, öldürülen fizikçinin günlüklerini inceleyen CERN Direktörü Kohler, karşı maddeden haberdar olan üçüncü kişiyi tespit etmiş ve Vatikan’a gelmiştir. Kohler Vatikan’da Camerlengo ile görüşür. Görüşme sırasında içeriden Camelengo’nun çığlıkları duyulur. Vatikan’ın gönüllü koruyucuları olan İsviçre Muhafızları ve Robert Langdon odaya girerler ve Camerlengo’nun göğsünde “melekler ve şeytanlar” yazısının dağlanmış olduğunu görürler. Kohler’in elinde ise bir silah vardır. İsviçre Muhafızları direktörü öldürürler. Direktör ölmeden önce Langdon’a küçük bir video kaseti verir. İlluminati’nin liderinin CERN direktörü Kohler olduğu düşünülmektedir. Camerlengo durumu kardinallere açıklar ve Vatikan şehrinin boşaltılmasını ister. Kardinaller St.Pietro meydanında toplanırlar. Papalık seçiminin sonucunu bekleyen kalabalık halk topluluğu da St.Pietro Meydanını doldurmuştur. Bu sırada karşı maddeyi alan Camerlengo Vatikan’a ait bir helikoptere biner. Ona engel olmaya çalışan Langdon da helikoptere binmiştir. 24 saatlik sürenin dolmasına çok az zaman kalmıştır. Camerlengo helikopteri St.Pietro meydanının üstünde mümkün olduğu kadar yükseğe çıkarır ve helikopterde bulunan tek paraşütü alarak atlar. Langdon helikopterde kalmıştır. Helikopterin içinde bir branda bulur ve paraşüt gibi kullanarak o da atlar. Bu sırada gökyüzünde bir patlama meydana gelir. Birkaç dakika sonra Camerlengo, katedralin tepesinde, ellerini gökyüzüne açmış dua etmektedir. St.Pietro meydanındaki herkes ilahi bir güce tanıklık ettiklerini düşünmektedirler.
Robert Langdon ise küçük bir adanın yakınına denize düşmüştür. Adadaki hastane çalışanları Langdon’u bulurlar ve ilk müdahaleyi yaparlar. Langdon, Kohler tarafından kendisine verilen video kasetini izler. Hastanenin helikopteri ile derhal Vatikan’a hareket eder. Vatikan’da ise Camerlengo’nun papa olması yönünde kardinaller görüş birliğine varmışlardır. Langdon kardinallerin bulunduğu salona girer. Odada bulunan videoya kaseti koyar ve kardinallere izlettirir. Kasetteki görüntülerde, Camerlengo ile Kohler arasında geçen görüşme vardır. Görüşmede Camerlengo, her şeyi kendisinin planladığını itiraf etmektedir. Kohler, Camerlengo’yu konuşturmak için silah kullanmıştır. Camerlengo, Kohler’in kendisine saldırdığını göstermek için kendi kendini dağlamıştır, papayı aşırı dozda ilaç vererek öldürdüğünü de itiraf etmiştir. Papa ölmeden önce Camerlengo’ya bir oğlu olduğunu söylemiştir. Ayrıca papa bilime çok destek vermiş, CERN’deki araştırmaları desteklemiştir. Bilimin tanrıya karşı gelmek olduğunu düşünen Camerlengo, papanın böyle bir günah işlemesini kabul edememiş ve papayı öldürmüştür.
Camerlengo kardinallerin bulunduğu salona girdiğinde Langdon’u ve televizyondaki görüntüleri görür. Amacının, son yıllarda yozlaşan kilisenin itibarını kurtarmak, Vatikan’ın ve insanların inançlarını güçlendirmek olduğunu söyler. Öldürülen papanın yardımcılarından olan kardinal Mortati, papanın gençliğinde bir rahibe ile aşk yaşadığını ve bir çocuk sahibi olmak istediğini, ancak inançları buna izin vermediği için bilimin sayesinde herhangi bir ilişkiye girmeden çocuk sahibi olduğunu söyler. İşte o çocuk Camerlengo’dur. Duydukları karşısında yıkılan Camerlengo, katedralin tepesine çıkar ve kendini ateşe verir.
Şu Çılgın Türkler
Yazarı: Turgut Özakman
Yayınevi: Bilgi Yayınevi
Basım Yılı: 2005
747 sayfa
Turgut Özakman, Kurtuluş Savaşı ile ilgili olarak yüzlerce kaynaktan derlenmiş bilgileri, belgelere dayandırarak bir roman üslubu içerisinde anlatmaktadır. Şu Çılgın Türkler dört ana bölümden oluşmaktadır.
“Başlangıç” adı verilen ilk bölüm 28 Haziran 1914-1 Nisan 1921 tarihleri arasındaki dönemi kapsamakta ve özetlemektedir. İkinci Bölüm; Birinci Kitap adı altında ve “Yunan Büyük Taarruzu” adını taşımaktadır. Bu bölümde yer alan alt başlıklar ise; Kütahya-Eskişehir Savaşı’na Hazırlık, Kütahya-Eskişehir Savaşı, Sakarya Savaşı’na Hazırlık, Ankara’ya Yürüyüş ve Sakarya Savaşı’dır. Üçüncü Bölüm, İkinci Kitap başlığıyla Türk Büyük Taarruzu adını taşımaktadır. Bu bölümde de; Büyük Taarruza Hazırlık, Afyon Güneyine Yürüyüş ve Büyük Taarruz alt başlıkları bulunmaktadır. Roman Sonuç bölümüyle sona ermektedir.
17’nci yüzyılın ortalarından itibaren gerilemeye başlayan ve Birinci Dünya Savaşından yenik ayrılan Osmanlı İmparatorluğu bu savaş sonunda 30 Ekim 1918 tarihinde Mondros Ateşkes Antlaşmasını imzalamıştır. Ülkenin dört bir yanı galip devletler tarafından işgal edilmeye başlanmıştı. İtalyanlar Güneybatı Anadolu, Fransızlar ve Ermeniler Çukurova, İngilizler Musul ve Güneydoğu Anadolu bölgelerine yerleşirler. İstanbul ise başta İngilizler olmak üzere ortaklaşa işgal edilmiştir. 15 Mayıs 1919’da ise İzmir Yunanlılar tarafından işgal edilir.
İzmir’in işgalinin ardından dört gün sonra Mustafa Kemal Paşa 9’ncu Ordu Müfettişi göreviyle Samsun‘a çıkar. Fakat O, işgale karşı tepki gösterir ve milleti işgale karşı direnişe hazırlamak maksadıyla kongreler düzenler. Önce Amasya Tamimi yayınlanır, ardından Erzurum ve Sivas Kongreleri toplanır. 23 Nisan 1920’de de Büyük Millet Meclisi açılır ve Ankara Hükümeti kurulur.
Diğer taraftan hem Yunan Ordusu hem de Türk Ordusu savaş için hazırlıklar yapmaktadır. Dört yıl süren Birinci Dünya Savaşı neticesinde halk perişan durumdadır. Ordu dağılmış ve cephanelerine el konmuştur. İşte Türk Ordusu bu yokluklar içinde hazırlıklarına devam etmektedir. İki ordu arasındaki ilk ciddi karşılaşma Kütahya-Eskişehir Muharebelerinde yaşanır. Yunan ordusu, hem asker sayısı hem de cephane olarak ordumuzdan kat kat üstün durumdadır. Kütahya-Eskişehir Muharebelerinde Afyon, Eskişehir ve Kütahya kaybedilir. Yunanlıların en büyük destekçisi İngilizler, Türklerin savaşı kaybedeceğinden çok emindir.
Türk Ordusunun ve Mustafa Kemal’in karşısındaki tek sorun Yunanlılar değildir. İçte de çok sayıda düşman vardır. Özellikle İstanbul Hükümeti ve pek çok sözde aydın savaşın kaybedileceğinden çok emindirler ve İngilizlerin güvencesi altında yaşamayı kabul etmektedirler. Yıllarca savaştan yılan askerler de ordudan kaçmaktadır.
Mustafa Kemal Paşa ve başta İsmet Paşa olmak üzere Türk Ordusunun kurmayları, Kütahya-Eskişehir Muharebelerindeki yenilgilerin ardından orduyu toparlamak ve yeni bir savunma hattı oluşturmak için orduyu Sakarya Nehrinin batısına çekerler. Bu karar Büyük Millet Meclisindeki bazı milletvekilleri tarafından tepkiyle karşılanır. Meclis içindeki muhalifler bile savaşın kaybedileceğini düşünmektedir. Meclis içindeki muhaliflerin amacı farklı olsa da milletvekilleri Mustafa Kemal Paşanın ordunun başına geçmesi ister. Başkomutanlık teklifini kabul eden Mustafa Kemal Paşa, milleti topyekûn savaşa ortak etmek ve ordunun en kısa zamanda tekrar savaşa hazır hale getirilebilmesi için Tekalif-i Milliye Emirlerini yayınlar. Bu emirler ile halktan, elindeki çoraptan battaniyeye kadar sahip olduğu bir çok şeyi orduya teslim etmesi istenir. Zaten yoksul ve perişan bir durumda olan Türk Milleti yardımlarını ordusundan esirgemez. İstanbul’daki cephanelerde kalan top mermileri Anadolu’ya kaçırılır. Yunanlılar da ordularını güçlendirmek için hazırlık içerisindedir.
Sakarya Meydan Muharebesi 23 Ağustos 1921 günü başlar. Savaş çok çetin geçmektedir. Her iki tarafta da sıkıntılar vardır. Türk Ordusu sayıca düşmandan eksik olmanın sıkıntılarını yaşamaktadır. Yunan Ordusu ise ikmal noktalarından uzaklaştığından lojistik destek sıkıntısı çekmektedir. Savaşın yaşandığı tepeler sık sık el değiştirmektedir. Türk Ordusu Haymana, Çal Dağı ve Polatlı hattına kadar geri çekilir. Bu arada meclisin gerektiğinde Kayseri’ye taşınması için hazırlıklara başlanır. Mustafa Kemal Paşa’nın amacı, düşmanı lojistik kaynaklarından uzaklaştırarak yıpratmak ve taarruza geçmektir. Savaşın on dokuzuncu günü Türk Ordusu tüm cephe boyunca taarruza kalkar. Artık savaşmaktan yorulmuş olan Yunan askerleri de, savaşı kazanarak ülkelerine bir an önce dönmek amacıyla var güçleriyle direnmektedir. Fakat Türk taarruzları karşısında dayanmaları mümkün değildir. Kaybedilen tepeler birer birer geri alınır, önce Dua Tepe sonra Mangal Dağı. Savaşın yirmi ikinci gününde düşman kuvvetleri Sakarya Nehrinin batısına atılır. Afyon’a kadar geri çekilen Yunan askerleri çekilirken halka da zulüm yaparlar.
Düşmanın geri çekilmesinin ardından amaç düşmanı tamamıyla topraklarımızdan atmaktır. Türk Ordusu taarruz için hazırlıklara başlar, eksiklikler tamamlanmaya çalışılır. Çok uzun zamandan sonra Türk Ordusu ilk defa taarruz edecekti. Amaç en kısa sürede düşmana darbeyi vurmaktı. Asıl taarruz Afyon ile batısındaki Çiğiltepe arasından yapılacaktı. 26 Ağustos’a kadar Türk birlikleri Yunan mevzilerine iyice yanaştılar ve taarruz düzenine geçtiler. Yunanlıların keşif yapmaları önemli ölçüde engellenmişti. Hazırlıklar büyük bir gizlilik ve sessizlik içinde yürütülüyordu. 26 Ağustos sabahı saat 05.30’da ilk top mermisiyle taarruz başladı. Böyle bir top atışını o güne kadar ne Türkler ne de Yunanlılar görmemişti. Türk taarruzu dalga dalga yayılıyor ve Yunanlıların çok güvendikleri mevzileri birer birer ellerinden çıkıyordu. Yunanlılar geri çekilmeye devam ettiler. Önce Uşak ve Eskişehir’i boşalttılar. Türk Ordusunun dalga dalga yayılan taarruzu hiç durmadan devam etti ve 9 Eylül’de İzmir’e girildi. Artık işgal kuvvetleri Anadolu’dan tamamen atılmıştı.
Kurtuluş Savaşı, dünyadaki en meşru, en ahlaklı, en kutsal savaşlardan biridir. Yazar Turgut Özakman, Kurtuluş Savaşının hangi şartlar altında kazanıldığını destansı bir havada anlatmaktadır. Biz burada kitabı ana hatlarıyla vermeye çalıştık. Fakat kitapta, Türk halkının fedakarlıkları, İstanbul’dan Anadolu’ya cephane kaçırılması, her gün arıza yapan birkaç uçakla nasıl hava keşiflerinin yapıldığı, bunun yanı sıra vatan hainlerinin ihanetleri gibi pek çok konu ayrıntılı olarak anlatılmaktadır.
Yayınevi: Bilgi Yayınevi
Basım Yılı: 2005
747 sayfa
Turgut Özakman, Kurtuluş Savaşı ile ilgili olarak yüzlerce kaynaktan derlenmiş bilgileri, belgelere dayandırarak bir roman üslubu içerisinde anlatmaktadır. Şu Çılgın Türkler dört ana bölümden oluşmaktadır.
“Başlangıç” adı verilen ilk bölüm 28 Haziran 1914-1 Nisan 1921 tarihleri arasındaki dönemi kapsamakta ve özetlemektedir. İkinci Bölüm; Birinci Kitap adı altında ve “Yunan Büyük Taarruzu” adını taşımaktadır. Bu bölümde yer alan alt başlıklar ise; Kütahya-Eskişehir Savaşı’na Hazırlık, Kütahya-Eskişehir Savaşı, Sakarya Savaşı’na Hazırlık, Ankara’ya Yürüyüş ve Sakarya Savaşı’dır. Üçüncü Bölüm, İkinci Kitap başlığıyla Türk Büyük Taarruzu adını taşımaktadır. Bu bölümde de; Büyük Taarruza Hazırlık, Afyon Güneyine Yürüyüş ve Büyük Taarruz alt başlıkları bulunmaktadır. Roman Sonuç bölümüyle sona ermektedir.
17’nci yüzyılın ortalarından itibaren gerilemeye başlayan ve Birinci Dünya Savaşından yenik ayrılan Osmanlı İmparatorluğu bu savaş sonunda 30 Ekim 1918 tarihinde Mondros Ateşkes Antlaşmasını imzalamıştır. Ülkenin dört bir yanı galip devletler tarafından işgal edilmeye başlanmıştı. İtalyanlar Güneybatı Anadolu, Fransızlar ve Ermeniler Çukurova, İngilizler Musul ve Güneydoğu Anadolu bölgelerine yerleşirler. İstanbul ise başta İngilizler olmak üzere ortaklaşa işgal edilmiştir. 15 Mayıs 1919’da ise İzmir Yunanlılar tarafından işgal edilir.
İzmir’in işgalinin ardından dört gün sonra Mustafa Kemal Paşa 9’ncu Ordu Müfettişi göreviyle Samsun‘a çıkar. Fakat O, işgale karşı tepki gösterir ve milleti işgale karşı direnişe hazırlamak maksadıyla kongreler düzenler. Önce Amasya Tamimi yayınlanır, ardından Erzurum ve Sivas Kongreleri toplanır. 23 Nisan 1920’de de Büyük Millet Meclisi açılır ve Ankara Hükümeti kurulur.
Diğer taraftan hem Yunan Ordusu hem de Türk Ordusu savaş için hazırlıklar yapmaktadır. Dört yıl süren Birinci Dünya Savaşı neticesinde halk perişan durumdadır. Ordu dağılmış ve cephanelerine el konmuştur. İşte Türk Ordusu bu yokluklar içinde hazırlıklarına devam etmektedir. İki ordu arasındaki ilk ciddi karşılaşma Kütahya-Eskişehir Muharebelerinde yaşanır. Yunan ordusu, hem asker sayısı hem de cephane olarak ordumuzdan kat kat üstün durumdadır. Kütahya-Eskişehir Muharebelerinde Afyon, Eskişehir ve Kütahya kaybedilir. Yunanlıların en büyük destekçisi İngilizler, Türklerin savaşı kaybedeceğinden çok emindir.
Türk Ordusunun ve Mustafa Kemal’in karşısındaki tek sorun Yunanlılar değildir. İçte de çok sayıda düşman vardır. Özellikle İstanbul Hükümeti ve pek çok sözde aydın savaşın kaybedileceğinden çok emindirler ve İngilizlerin güvencesi altında yaşamayı kabul etmektedirler. Yıllarca savaştan yılan askerler de ordudan kaçmaktadır.
Mustafa Kemal Paşa ve başta İsmet Paşa olmak üzere Türk Ordusunun kurmayları, Kütahya-Eskişehir Muharebelerindeki yenilgilerin ardından orduyu toparlamak ve yeni bir savunma hattı oluşturmak için orduyu Sakarya Nehrinin batısına çekerler. Bu karar Büyük Millet Meclisindeki bazı milletvekilleri tarafından tepkiyle karşılanır. Meclis içindeki muhalifler bile savaşın kaybedileceğini düşünmektedir. Meclis içindeki muhaliflerin amacı farklı olsa da milletvekilleri Mustafa Kemal Paşanın ordunun başına geçmesi ister. Başkomutanlık teklifini kabul eden Mustafa Kemal Paşa, milleti topyekûn savaşa ortak etmek ve ordunun en kısa zamanda tekrar savaşa hazır hale getirilebilmesi için Tekalif-i Milliye Emirlerini yayınlar. Bu emirler ile halktan, elindeki çoraptan battaniyeye kadar sahip olduğu bir çok şeyi orduya teslim etmesi istenir. Zaten yoksul ve perişan bir durumda olan Türk Milleti yardımlarını ordusundan esirgemez. İstanbul’daki cephanelerde kalan top mermileri Anadolu’ya kaçırılır. Yunanlılar da ordularını güçlendirmek için hazırlık içerisindedir.
Sakarya Meydan Muharebesi 23 Ağustos 1921 günü başlar. Savaş çok çetin geçmektedir. Her iki tarafta da sıkıntılar vardır. Türk Ordusu sayıca düşmandan eksik olmanın sıkıntılarını yaşamaktadır. Yunan Ordusu ise ikmal noktalarından uzaklaştığından lojistik destek sıkıntısı çekmektedir. Savaşın yaşandığı tepeler sık sık el değiştirmektedir. Türk Ordusu Haymana, Çal Dağı ve Polatlı hattına kadar geri çekilir. Bu arada meclisin gerektiğinde Kayseri’ye taşınması için hazırlıklara başlanır. Mustafa Kemal Paşa’nın amacı, düşmanı lojistik kaynaklarından uzaklaştırarak yıpratmak ve taarruza geçmektir. Savaşın on dokuzuncu günü Türk Ordusu tüm cephe boyunca taarruza kalkar. Artık savaşmaktan yorulmuş olan Yunan askerleri de, savaşı kazanarak ülkelerine bir an önce dönmek amacıyla var güçleriyle direnmektedir. Fakat Türk taarruzları karşısında dayanmaları mümkün değildir. Kaybedilen tepeler birer birer geri alınır, önce Dua Tepe sonra Mangal Dağı. Savaşın yirmi ikinci gününde düşman kuvvetleri Sakarya Nehrinin batısına atılır. Afyon’a kadar geri çekilen Yunan askerleri çekilirken halka da zulüm yaparlar.
Düşmanın geri çekilmesinin ardından amaç düşmanı tamamıyla topraklarımızdan atmaktır. Türk Ordusu taarruz için hazırlıklara başlar, eksiklikler tamamlanmaya çalışılır. Çok uzun zamandan sonra Türk Ordusu ilk defa taarruz edecekti. Amaç en kısa sürede düşmana darbeyi vurmaktı. Asıl taarruz Afyon ile batısındaki Çiğiltepe arasından yapılacaktı. 26 Ağustos’a kadar Türk birlikleri Yunan mevzilerine iyice yanaştılar ve taarruz düzenine geçtiler. Yunanlıların keşif yapmaları önemli ölçüde engellenmişti. Hazırlıklar büyük bir gizlilik ve sessizlik içinde yürütülüyordu. 26 Ağustos sabahı saat 05.30’da ilk top mermisiyle taarruz başladı. Böyle bir top atışını o güne kadar ne Türkler ne de Yunanlılar görmemişti. Türk taarruzu dalga dalga yayılıyor ve Yunanlıların çok güvendikleri mevzileri birer birer ellerinden çıkıyordu. Yunanlılar geri çekilmeye devam ettiler. Önce Uşak ve Eskişehir’i boşalttılar. Türk Ordusunun dalga dalga yayılan taarruzu hiç durmadan devam etti ve 9 Eylül’de İzmir’e girildi. Artık işgal kuvvetleri Anadolu’dan tamamen atılmıştı.
Kurtuluş Savaşı, dünyadaki en meşru, en ahlaklı, en kutsal savaşlardan biridir. Yazar Turgut Özakman, Kurtuluş Savaşının hangi şartlar altında kazanıldığını destansı bir havada anlatmaktadır. Biz burada kitabı ana hatlarıyla vermeye çalıştık. Fakat kitapta, Türk halkının fedakarlıkları, İstanbul’dan Anadolu’ya cephane kaçırılması, her gün arıza yapan birkaç uçakla nasıl hava keşiflerinin yapıldığı, bunun yanı sıra vatan hainlerinin ihanetleri gibi pek çok konu ayrıntılı olarak anlatılmaktadır.
KÖprÜ (ayŞe Kulİn) Roman Özetİ
1. KİTABIN KONUSU : Anadolu da yaşayan trajik bir yaşam öyküsü olan KÖPRÜ, Erzincan dolaylarında, fırat nehri üzerinde inşa edilen bir köprünün, bu köprüyü yaptırabilmek için çırpınan bir bürokratın ve yöre insanının romanı.
2. KİTABIN ÖZETİ : Bayram çocuk bekleyen bir babadır. Ve karısının doğum zamanı gelmiş çatmıştır. Sancılarla beraber Bayram, karısını hastaneye götürecektir Ama fırat buna engel olmaktadır. Fırat’ın karısına geçmeyen bayram ve onun talihsiz karısı oracıkta doğurur. Fakat karısı bu acıya dayanamaz ve kan kaybından yaşamını yitirir. O günden sonra Bayram ve onun çocuğu yalnız başına yaşamaktadır. Bayram çocuğu alarak doğru Valinin yanına gider ve olayı ona söyler. Vali o günden sonra bu olaya yakınlaşır ve köprüyü yaptırabilmek için girişimlerde bulunur. Köprüyü, Erzincan’ında dışında yabancı bir mühendise yaptırmak istiyordu. Bunun için Gürcistanlı baba ve oğul mühendislerle görüşmelere başladı. Gürcü mühendisler köprüyü yapabileceklerini söyleyerek Gürcistan’a dönmüşler; fakat bir daha geri dönmemişler. Bunun üzerine Ankara' dan bir mühendisle görüşmeye başladı. Mühendisler Erzincan’a gelerek köprü yerini gördü ve birkaç inceleme yaparak köprüyü yapabileceklerini söylediler. Mühendisler Ankara’ya dönerek gerekli çalışmalara başladı ve bir grup oluşturdular. Yaklaşık bir hafta bir çalışmadan sonra köprü Erzincan da değil de Ankara da yapılarak tırlar la Erzincan’a götürüleceğini söyledi. Vali buna şaşırmıştı. Fakat mühendislere güveni sonsuzdu. Valinin etrafındakiler buna inanmıyorlardı. Vali etrafındakilere aldırmayarak gerekli parayı sağlamaya çalışıyordu. Yaklaşık bir ay sonra ilk grup Erzincan’a giderek köprü ayaklarını dikmeye gelmişlerdi. Daha çalışmanın ikinci gününde gerçekleşen terörist saldırıyla personel Ankara’ya kaçmışlardır.
Öksüze bakan Elmas ile Mevlüt yasak aşklarından dolayı ailesine yakalanmaktan korkuyordu. Mevlüt, İstanbul da ki asker arkadaşını ayarlayarak İstanbul’a gitmeyi düşünüyordu. Vali gerekli gıdasal yardımı öksüze bakan aileye sağlıyordu.
Mühendisler köprünün yapımını tamamlamış ve Tırlar la Erzincan’a yola çıkmışlardı. Mühendisler ve Vali bir araya gelerek köprünün montajı hakkında konuşmaya başladılar. Köprünün kıyıdaki ilk ayağı oturtturulmuştu. Diğer ucunu ise karşıya geçirmek için, Feribottan
Tahta güvertesine köprünün diğer ayağı oturtturulmuştu. Yalnız bir sorun çıkmıştı. Daha yolun yarısında feribot bozulmuştu. Çalışmalar aksamıştı. Bu da halkta tedirginlik yaratmıştı. Bir sonraki gün arıza giderilmiş ve yoğun bir çalışmayla köprü tamamlanmıştı. Yapıldığı akşam Vali, Bayram ve Öksüz köprüye oturarak ufka doğru bakıyorlardı.
3. KİTABIN ANA FİKRİ : Yaptığımız bir işte azimle çalışmalı ve sonucunu sabırla beklemeliyiz ki bir sonuca ulaşabilelim.
4. KİTPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ :
Kitapta ki olaylar gerçek olduğundan, kitaba bir ılımlı yaklaşım yaratmaktadır. .
Vali, hırslı, iradeli ve bir şeyler yapma ve kazandırma yolunda olan birisidir.
Bayram, kendisinin çektiği acıyı başkalarının da yaşamasını istemeyen yardımsever birisidir.
Gürcü Mühendisler, İki yüzlü ve sözlerine inanılmayan kişilerdir.
Tür Mühendisler, PKK terörüne rağmen işlerinden yılmayan ve köprüyü yapan kişilerdir.
5. KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER : Kitaptaki gerçek olaylar duru ve akıcı bir üslupla anlatıldığından; Türkiye gerçeklerini de içerdiğinden bu kitabı herkese tavsiye ediyorum.
6. KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ :
Ayşe KULİN, Arnavut köy Amerikan Kız Koleji Edebiyat bölümünü bitirdi. Çeşitli gazete ve dergilerde editör ve muhabir olarak çalıştı. 1986’da sahne yapımcılığını ve sanat yönetmeliğini üstlendiği “Ayaşlı ve Kiracıları” adlı dizideki çalışmasıyla Tiyatro Yazarları Derneğinin En İyi Sanat Yönetmeliği Ödülünü kazandı
2. KİTABIN ÖZETİ : Bayram çocuk bekleyen bir babadır. Ve karısının doğum zamanı gelmiş çatmıştır. Sancılarla beraber Bayram, karısını hastaneye götürecektir Ama fırat buna engel olmaktadır. Fırat’ın karısına geçmeyen bayram ve onun talihsiz karısı oracıkta doğurur. Fakat karısı bu acıya dayanamaz ve kan kaybından yaşamını yitirir. O günden sonra Bayram ve onun çocuğu yalnız başına yaşamaktadır. Bayram çocuğu alarak doğru Valinin yanına gider ve olayı ona söyler. Vali o günden sonra bu olaya yakınlaşır ve köprüyü yaptırabilmek için girişimlerde bulunur. Köprüyü, Erzincan’ında dışında yabancı bir mühendise yaptırmak istiyordu. Bunun için Gürcistanlı baba ve oğul mühendislerle görüşmelere başladı. Gürcü mühendisler köprüyü yapabileceklerini söyleyerek Gürcistan’a dönmüşler; fakat bir daha geri dönmemişler. Bunun üzerine Ankara' dan bir mühendisle görüşmeye başladı. Mühendisler Erzincan’a gelerek köprü yerini gördü ve birkaç inceleme yaparak köprüyü yapabileceklerini söylediler. Mühendisler Ankara’ya dönerek gerekli çalışmalara başladı ve bir grup oluşturdular. Yaklaşık bir hafta bir çalışmadan sonra köprü Erzincan da değil de Ankara da yapılarak tırlar la Erzincan’a götürüleceğini söyledi. Vali buna şaşırmıştı. Fakat mühendislere güveni sonsuzdu. Valinin etrafındakiler buna inanmıyorlardı. Vali etrafındakilere aldırmayarak gerekli parayı sağlamaya çalışıyordu. Yaklaşık bir ay sonra ilk grup Erzincan’a giderek köprü ayaklarını dikmeye gelmişlerdi. Daha çalışmanın ikinci gününde gerçekleşen terörist saldırıyla personel Ankara’ya kaçmışlardır.
Öksüze bakan Elmas ile Mevlüt yasak aşklarından dolayı ailesine yakalanmaktan korkuyordu. Mevlüt, İstanbul da ki asker arkadaşını ayarlayarak İstanbul’a gitmeyi düşünüyordu. Vali gerekli gıdasal yardımı öksüze bakan aileye sağlıyordu.
Mühendisler köprünün yapımını tamamlamış ve Tırlar la Erzincan’a yola çıkmışlardı. Mühendisler ve Vali bir araya gelerek köprünün montajı hakkında konuşmaya başladılar. Köprünün kıyıdaki ilk ayağı oturtturulmuştu. Diğer ucunu ise karşıya geçirmek için, Feribottan
Tahta güvertesine köprünün diğer ayağı oturtturulmuştu. Yalnız bir sorun çıkmıştı. Daha yolun yarısında feribot bozulmuştu. Çalışmalar aksamıştı. Bu da halkta tedirginlik yaratmıştı. Bir sonraki gün arıza giderilmiş ve yoğun bir çalışmayla köprü tamamlanmıştı. Yapıldığı akşam Vali, Bayram ve Öksüz köprüye oturarak ufka doğru bakıyorlardı.
3. KİTABIN ANA FİKRİ : Yaptığımız bir işte azimle çalışmalı ve sonucunu sabırla beklemeliyiz ki bir sonuca ulaşabilelim.
4. KİTPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ :
Kitapta ki olaylar gerçek olduğundan, kitaba bir ılımlı yaklaşım yaratmaktadır. .
Vali, hırslı, iradeli ve bir şeyler yapma ve kazandırma yolunda olan birisidir.
Bayram, kendisinin çektiği acıyı başkalarının da yaşamasını istemeyen yardımsever birisidir.
Gürcü Mühendisler, İki yüzlü ve sözlerine inanılmayan kişilerdir.
Tür Mühendisler, PKK terörüne rağmen işlerinden yılmayan ve köprüyü yapan kişilerdir.
5. KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER : Kitaptaki gerçek olaylar duru ve akıcı bir üslupla anlatıldığından; Türkiye gerçeklerini de içerdiğinden bu kitabı herkese tavsiye ediyorum.
6. KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ :
Ayşe KULİN, Arnavut köy Amerikan Kız Koleji Edebiyat bölümünü bitirdi. Çeşitli gazete ve dergilerde editör ve muhabir olarak çalıştı. 1986’da sahne yapımcılığını ve sanat yönetmeliğini üstlendiği “Ayaşlı ve Kiracıları” adlı dizideki çalışmasıyla Tiyatro Yazarları Derneğinin En İyi Sanat Yönetmeliği Ödülünü kazandı
YeryÜzÜndekİ BaŞlica İklİm Tİplerİ
Dünya'nın hemen her bölgesinin kendine özgü bir iklimi bulunmaktadır. Yüzlerce km² lik sahaları etkileyen büyük iklim gruplarına makroklima adı verilmektedir.
Makroklimalar içerisinde bölgesel farklılıklar gösteren, özel koşullu küçük iklim alanlarına da mikroklima denilmektedir. Yurdumuzda buna örnek: Iğdır’da pamuk tarımı yapılabilmesi ve Rize’de turunçgiller tarımı yapılabilmesidir.
A.SICAK İKLİMLER
EKVATORAL İKLİM
Görüldüğü yerler: 10 kuzey ve güney enlemleri arsında etkilidir.
Özellikle Amazon ve Kongo Havzaları ile Malezya , Endonezya,
Filipinler ve Papua Yeni Gine’de etkilidir.
Özellikleri
• Yıllık sıcaklık ortalaması 25 °C’nin üstündedir.
• Yıllık ve günlük sıcaklık farkı en az olan iklimdir (1-2 °C civarında). Sebepleri : Güneş ışınlarının bütün yıl dike yakın açıyla düşmesi ve nemliliğin fazla olmasıdır.
• Her mevsim düzenli yağış alır. Fakat en fazla yağış güneş ışınlarının Ekvatora dik geldiği tarihlerde görülür. Buharlaşma arttığı için.
• Yağışlar oluşum bakımından Konveksiyon yağışlarına örnektir.
• Yıllık yağış miktarı 2000 mm ‘nin üstündedir.
Bitki örtüsü bütün yıl yeşil kalan sık ve uzun boylu yağmur ormanlarıdır.
Yağışların fazla olması ve yüksek sıcaklık kimyasal çözülmeyi artırmıştır.
Topraklar fazla yıkandığı için verimi düşüktür ve kırmızı renkli Laterit topraklarıdır.
Ekvatoral bölgede 1000 m nin altındaki yerlerde sık orman örtüsü, bataklıklar, yüksek sıcaklık ve nem sebebiyle nüfus çok seyrektir.
YAZLARI YAĞIŞLI TROPİKAL( Subtropikal-Savan) İKLİMİ
Görüldüğü yerler: Ekvatoral iklim ile çöl iklimi arasında görülür (10-20° kuzey ve güney enlemleri arasında görülür)
Özellikleri
• Bu iklim bölgesinde güneş ışınları yılda iki kez dik açıyla düşer. Güneş ışınlarının dik geldiği yaz dönemi yağışlı , kışlar kuraktır.
• Sıcaklık ortalaması bütün yıl 20 °C nin üstündedir.
• Yıllık yağış miktarı 1000-1200 mm arasındadır.
Bitki örtüsü savandır. Savanlar uzun süre yeşil kalan , gür ve uzun boylu ot topluluklarıdır. Savan bitki örtüsü içinde yer altı sularının yüzeye çıktığı yerlerde ve akarsu boylarında ormanlar görülür
MUSON İKLİMİ
Görüldüğü yerler: Muson rüzgarlarının etkili olduğu Güney, ve Güneydoğu etkilidir. Avustralya'nın kuzeyinde ve Doğu Afrika'da Madagaskar adasında etkilidir.
Özellikleri
• Muson rüzgarlarından dolayı bu iklimde yaz mevsimi yağışlı , kışlar kuraktır. Bu yönüyle savan iklimi ile benzerlik gösterir.
• Sıcaklık ortalaması bütün yıl 10 °C nin üstündedir.
• Yıllık sıcaklık farkı Savan iklimine göre fazladır.
• Yıllık yağış miktarı 1000-1500 mm civarındadır. Ancak kıyı kesimlerde bu yağış miktarı çok daha fazla olabilmektedir. Örnek Hindistan’ın kuzey doğusunda yer alan Çerapunçi 12000 mm yağış almaktadır (Dünyanın en fazla yağış alan yeridir).
Bitki örtüsü kışın yaprağını döken geniş yapraklı muson ormanlarıdır.
ÇÖL İKLİMLERİ
Yıllık yağış miktarı 150 mm nin altında olan bölgelerde çöl iklimleri görülür.
Çöl iklimleri görüldüğü yere göre;
a-Sıcak Çöller ( Tropikal)
Dönenceler çevresinde görülür. Oluşmasında dünyanın günlük hareketinden kaynaklanan dinamik yüksek basınç etkilidir.
• Mutlak ve bağıl nem çok düşüktür. Bu sebeple günlük sıcaklık farkı en fazla olan iklimdir.
• Belirli bir yağış mevsimi yoktur.bazı yıllar hiç yağış olmayabilir.
• Mekanik çözülmenin en fazla olduğu iklimdir.
• Yıllık sıcaklık farkı günlük sıcaklık farkı kadar yüksek değildir. Çünkü güneş ışınları bu alanlara yıl boyunca dike yakın açıyla düşmektedir.
Bitki örtüsü yok denecek kadar azdır. Cılız ot ve çalılıklarla kaktüs iklimin doğal bitki örtüsünü oluştururlar.
Çöllerde yer altı su seviyesinin yüzeye yakın olduğu veya çıktığı yerler olan vahalar canlı yaşamı için elverişli yerleri oluşturur. Vahaların en önemli tarım ürünü hurmadır.
b- Karasal Çöller
Ilıman kuşak kara içlerinde etrafı dağlarla çevrili çukur alanlarda görülür. Buralarda çöl özellikleri görülme sebebi yağış azlığıdır.
Görüldüğü yerler: Kızılkum (Özbekistan), Karakum (Türkmenistan), Gobi (Moğolistan), Taklamakan (Çin) çölleridir.
B-ILIMAN KUŞAK İKLİMLERİ
ILIMAN OKYANUS İKLİMİ
Görüldüğü yerler: Genel olarak, 30° - 60° enlemleri arasında, karaların batı kıyılarında görülür. Batı Rüzgarları ve sıcak su akıntıları etkisiyle oluşan iklim tipidir. Yurdumuzda Karadeniz kıyılarında bu iklime benzer iklim şartları görülür.
Özellikleri:
• Yazlar serin, kışlar ılıktır. Her mevsim yağışlıdır.
• En sıcak ay ortalaması 24-25 °C, en soğuk ay ortalaması 5-7 °C dir. Yıllık ortalama 13-15 °C dir.
• Günlük ve yıllık sıcaklık farkı azdır. Nemlilik fazla olduğu için.
• Yıllık yağış miktarı 1500 mm civarındadır. Yükseltisi fazla olan yerlerde bu miktar artmaktadır.
• En fazla yağış Sonbaharda, en az yağış ilkbaharda görülür.
• Yağış oluşumu yamaç yağışı şeklindedir.
Bitki örtüsü yayvan ve iğne yapraklı ağaçlardan oluşan ormanlardır. Ormanların tahrip edildiği yerlerde çayırlar bulunur.
AKDENİZ İKLİMİ
Görüldüğü yerler:
Genel olarak, 30° - 40° enlemleri arasında görülür.
Akdeniz’e kıyısı olan ülkeler ( Libya ve Mısır hariç. Buralarda görülmeme sebebi yer şekillerinin engebesiz olmasıdır.)
Avustralya’nın güneybatısı, G. Afrika Cumhuriyetinde Kap bölgesi, Şili’nin orta kesimleri ve Kuzey Amerika’da Kaliforniya çevresinde etkilidir
Akdeniz iklimi yurdumuzda; Akdeniz,Ege ve G.Marmara kıyıları ile G.Doğu Anadolu Bölgesinin batısında görülür.
Özellikleri
• Yazlar sıcak ve kurak kışlar ılık ve yağışlıdır.
• Yaz sıcaklığı güneş ışınlarının düşme açısına, kuraklık ise alçalıcı hava hareketlerine bağlıdır.
• En sıcak ay ortalaması 28-30°C , en soğuk ay ortalaması 8-10 °C dir. Yıllık ortalama 18°C dir.
• Kar yağışı ve don olayı çok ender görülür.
• En fazla yağış kışın , en az yağış yazın düşer.
• Kışın görülen yağışlar Cephesel kökenlidir. Cephesel yağışlar en fazla bu ikimde görülür.
• Yıllık yağış miktarı yükseltiye göre değişir. Ortalama 600-1000 mm arasındadır.
Bitki örtüsü ; kızılçam ormanlarının tahrip edilmesiyle ortaya çıkan makilerdir. Makiler, sürekli yeşil kalabilen, kısa boylu, sert yapraklı, kuraklığa dayanıklı, bodur bitkilerdir. Mersin, defne, kocayemiş,keçiboynuzu, zakkum, zeytin, süpürge çalısı gibi bitkiler başlıca maki türleridir.
STEP İKLİMİ
Görüldüğü yerler: Sıcak ve ılıman kuşak kara içlerinde görülür. Yurdumuzda İç Anadolu Bölgesinde ve Ergene Bölümünde görülen karasal iklim buna örnektir.
Özellikleri
• Yazlar sıcak ve kurak , kışlar soğuk ve kar yağışlı geçer.
• En sıcak ay ortalaması 20-25 °C dir. En soğuk ay ortalaması da 0- (-2) °C dir.
• En fazla yağış ilkbaharda, en az yağış yazın düşer.
• İlkbaharda görülen yağışlar genelde konveksiyon (Kırkikindi) yağışı şeklindedir.
• Yıllık yağış miktarı 300-500 mm civarındadır.
Bitki örtüsü ilkbahar yağışlarıyla yeşeren, yaz başlarında kuruyan küçük boylu ot topluluğudur. Buna step (bozkır) bitki örtüsü denir. Bozkır bitki örtüsü içinde geven , deve dikeni, gelincik, çoban yastığı gibi bitkiler yer almaktadır.
Karasal iklimlerde ormanların ortadan kaldırılması sonucunda oluşan bozkırlara antropojen bozkır denir. Bu tür bozkırlar, ormanların tahrip edilmesi sonucunda ortaya çıktığından yer yer orman ağacı topluluklarına rastlanır.
ORTA KUŞAK KARASAL İKLİM
Görüldüğü yerler: Deniz etkisinden uzak kara içlerinde ve ılıman kuşak karalarının doğu kıyılarında (soğuk su akıntısından dolayı) görülür. Yurdumuzda ise Doğu Anadolu Bölgesi’nde Erzurum –Kars Bölümünde görülen karasal iklim buna benzer.
Özellikleri:
• Kış erken gelir, çok soğuk olur. Kar ortalama 80-90 gün toprak üstünde kalır. Yaz da erken gelir ve çok sıcak olur. Karlar hızla erir.
• En sıcak ay ortalaması 20 °C civarındadır. Bazen sıcaklık 30 °C ye kadar çıkabilmektedir.
• En soğuk ay ortalaması –10 °C civarındadır. Bazı günler –40 °C ye kadar sıcaklığın düştüğü de gözlenebilmektedir.
• Yıllık sıcaklık ortalaması 3-5 °C dir.
• Yıllık sıcaklık farkı 40-50 °C ye kadar ulaşabilmektedir.
• En fazla yağış ilkbahar ve yaz dönemlerinde düşmektedir. Karasallık arttıkça yağışlar yaz mevsimine kaymaktadır. Ör. Erzurum –Kars bölümünde olduğu gibi.
• En az yağış kışın düşmektedir ve kışın düşen yağışlar kar şeklindedir.
• Yıllık yağış ortalaması 500-600 mm civarındadır.
Doğal bitki örtüsü bozkırdır (yaz yağışlarının fazlalığından dolayı alpin çayır şeklindedir.)
Yağışın fazla olduğu yerlerde iğne yapraklı ormanlar (Tayga) vardır.
Sibirya ve Kanada da iğne yapraklı ormanlara tayga ormanları adı verilir. Taygalar, Dünya ormanlarının % 15'ini oluştururlar.
C- SOĞUK KUŞAK İKLİMLERİ
TUNDRA İKLİMİ
Görüldüğü yerler: Sibirya, İskandinavya Yarımadasının kuzeyinde, Kanada’nın kuzeyinde, Grönland adasının kıyı kesimlerinde görülür.
Özellikleri:
En sıcak ay ortalaması 10 °C yi geçmez. Kışın sıcaklık –30, -40 °C'lara kadar iner.
Toprak yılın büyük bir kesiminde donmuş haldedir. Sadece yazın sıcaklığın artması ile toprağın üst kısmındaki buzlar erir ve bataklıklar oluşur.
Yıllık yağış miktarı 200-250 mm civarındadır.
Makroklimalar içerisinde bölgesel farklılıklar gösteren, özel koşullu küçük iklim alanlarına da mikroklima denilmektedir. Yurdumuzda buna örnek: Iğdır’da pamuk tarımı yapılabilmesi ve Rize’de turunçgiller tarımı yapılabilmesidir.
A.SICAK İKLİMLER
EKVATORAL İKLİM
Görüldüğü yerler: 10 kuzey ve güney enlemleri arsında etkilidir.
Özellikle Amazon ve Kongo Havzaları ile Malezya , Endonezya,
Filipinler ve Papua Yeni Gine’de etkilidir.
Özellikleri
• Yıllık sıcaklık ortalaması 25 °C’nin üstündedir.
• Yıllık ve günlük sıcaklık farkı en az olan iklimdir (1-2 °C civarında). Sebepleri : Güneş ışınlarının bütün yıl dike yakın açıyla düşmesi ve nemliliğin fazla olmasıdır.
• Her mevsim düzenli yağış alır. Fakat en fazla yağış güneş ışınlarının Ekvatora dik geldiği tarihlerde görülür. Buharlaşma arttığı için.
• Yağışlar oluşum bakımından Konveksiyon yağışlarına örnektir.
• Yıllık yağış miktarı 2000 mm ‘nin üstündedir.
Bitki örtüsü bütün yıl yeşil kalan sık ve uzun boylu yağmur ormanlarıdır.
Yağışların fazla olması ve yüksek sıcaklık kimyasal çözülmeyi artırmıştır.
Topraklar fazla yıkandığı için verimi düşüktür ve kırmızı renkli Laterit topraklarıdır.
Ekvatoral bölgede 1000 m nin altındaki yerlerde sık orman örtüsü, bataklıklar, yüksek sıcaklık ve nem sebebiyle nüfus çok seyrektir.
YAZLARI YAĞIŞLI TROPİKAL( Subtropikal-Savan) İKLİMİ
Görüldüğü yerler: Ekvatoral iklim ile çöl iklimi arasında görülür (10-20° kuzey ve güney enlemleri arasında görülür)
Özellikleri
• Bu iklim bölgesinde güneş ışınları yılda iki kez dik açıyla düşer. Güneş ışınlarının dik geldiği yaz dönemi yağışlı , kışlar kuraktır.
• Sıcaklık ortalaması bütün yıl 20 °C nin üstündedir.
• Yıllık yağış miktarı 1000-1200 mm arasındadır.
Bitki örtüsü savandır. Savanlar uzun süre yeşil kalan , gür ve uzun boylu ot topluluklarıdır. Savan bitki örtüsü içinde yer altı sularının yüzeye çıktığı yerlerde ve akarsu boylarında ormanlar görülür
MUSON İKLİMİ
Görüldüğü yerler: Muson rüzgarlarının etkili olduğu Güney, ve Güneydoğu etkilidir. Avustralya'nın kuzeyinde ve Doğu Afrika'da Madagaskar adasında etkilidir.
Özellikleri
• Muson rüzgarlarından dolayı bu iklimde yaz mevsimi yağışlı , kışlar kuraktır. Bu yönüyle savan iklimi ile benzerlik gösterir.
• Sıcaklık ortalaması bütün yıl 10 °C nin üstündedir.
• Yıllık sıcaklık farkı Savan iklimine göre fazladır.
• Yıllık yağış miktarı 1000-1500 mm civarındadır. Ancak kıyı kesimlerde bu yağış miktarı çok daha fazla olabilmektedir. Örnek Hindistan’ın kuzey doğusunda yer alan Çerapunçi 12000 mm yağış almaktadır (Dünyanın en fazla yağış alan yeridir).
Bitki örtüsü kışın yaprağını döken geniş yapraklı muson ormanlarıdır.
ÇÖL İKLİMLERİ
Yıllık yağış miktarı 150 mm nin altında olan bölgelerde çöl iklimleri görülür.
Çöl iklimleri görüldüğü yere göre;
a-Sıcak Çöller ( Tropikal)
Dönenceler çevresinde görülür. Oluşmasında dünyanın günlük hareketinden kaynaklanan dinamik yüksek basınç etkilidir.
• Mutlak ve bağıl nem çok düşüktür. Bu sebeple günlük sıcaklık farkı en fazla olan iklimdir.
• Belirli bir yağış mevsimi yoktur.bazı yıllar hiç yağış olmayabilir.
• Mekanik çözülmenin en fazla olduğu iklimdir.
• Yıllık sıcaklık farkı günlük sıcaklık farkı kadar yüksek değildir. Çünkü güneş ışınları bu alanlara yıl boyunca dike yakın açıyla düşmektedir.
Bitki örtüsü yok denecek kadar azdır. Cılız ot ve çalılıklarla kaktüs iklimin doğal bitki örtüsünü oluştururlar.
Çöllerde yer altı su seviyesinin yüzeye yakın olduğu veya çıktığı yerler olan vahalar canlı yaşamı için elverişli yerleri oluşturur. Vahaların en önemli tarım ürünü hurmadır.
b- Karasal Çöller
Ilıman kuşak kara içlerinde etrafı dağlarla çevrili çukur alanlarda görülür. Buralarda çöl özellikleri görülme sebebi yağış azlığıdır.
Görüldüğü yerler: Kızılkum (Özbekistan), Karakum (Türkmenistan), Gobi (Moğolistan), Taklamakan (Çin) çölleridir.
B-ILIMAN KUŞAK İKLİMLERİ
ILIMAN OKYANUS İKLİMİ
Görüldüğü yerler: Genel olarak, 30° - 60° enlemleri arasında, karaların batı kıyılarında görülür. Batı Rüzgarları ve sıcak su akıntıları etkisiyle oluşan iklim tipidir. Yurdumuzda Karadeniz kıyılarında bu iklime benzer iklim şartları görülür.
Özellikleri:
• Yazlar serin, kışlar ılıktır. Her mevsim yağışlıdır.
• En sıcak ay ortalaması 24-25 °C, en soğuk ay ortalaması 5-7 °C dir. Yıllık ortalama 13-15 °C dir.
• Günlük ve yıllık sıcaklık farkı azdır. Nemlilik fazla olduğu için.
• Yıllık yağış miktarı 1500 mm civarındadır. Yükseltisi fazla olan yerlerde bu miktar artmaktadır.
• En fazla yağış Sonbaharda, en az yağış ilkbaharda görülür.
• Yağış oluşumu yamaç yağışı şeklindedir.
Bitki örtüsü yayvan ve iğne yapraklı ağaçlardan oluşan ormanlardır. Ormanların tahrip edildiği yerlerde çayırlar bulunur.
AKDENİZ İKLİMİ
Görüldüğü yerler:
Genel olarak, 30° - 40° enlemleri arasında görülür.
Akdeniz’e kıyısı olan ülkeler ( Libya ve Mısır hariç. Buralarda görülmeme sebebi yer şekillerinin engebesiz olmasıdır.)
Avustralya’nın güneybatısı, G. Afrika Cumhuriyetinde Kap bölgesi, Şili’nin orta kesimleri ve Kuzey Amerika’da Kaliforniya çevresinde etkilidir
Akdeniz iklimi yurdumuzda; Akdeniz,Ege ve G.Marmara kıyıları ile G.Doğu Anadolu Bölgesinin batısında görülür.
Özellikleri
• Yazlar sıcak ve kurak kışlar ılık ve yağışlıdır.
• Yaz sıcaklığı güneş ışınlarının düşme açısına, kuraklık ise alçalıcı hava hareketlerine bağlıdır.
• En sıcak ay ortalaması 28-30°C , en soğuk ay ortalaması 8-10 °C dir. Yıllık ortalama 18°C dir.
• Kar yağışı ve don olayı çok ender görülür.
• En fazla yağış kışın , en az yağış yazın düşer.
• Kışın görülen yağışlar Cephesel kökenlidir. Cephesel yağışlar en fazla bu ikimde görülür.
• Yıllık yağış miktarı yükseltiye göre değişir. Ortalama 600-1000 mm arasındadır.
Bitki örtüsü ; kızılçam ormanlarının tahrip edilmesiyle ortaya çıkan makilerdir. Makiler, sürekli yeşil kalabilen, kısa boylu, sert yapraklı, kuraklığa dayanıklı, bodur bitkilerdir. Mersin, defne, kocayemiş,keçiboynuzu, zakkum, zeytin, süpürge çalısı gibi bitkiler başlıca maki türleridir.
STEP İKLİMİ
Görüldüğü yerler: Sıcak ve ılıman kuşak kara içlerinde görülür. Yurdumuzda İç Anadolu Bölgesinde ve Ergene Bölümünde görülen karasal iklim buna örnektir.
Özellikleri
• Yazlar sıcak ve kurak , kışlar soğuk ve kar yağışlı geçer.
• En sıcak ay ortalaması 20-25 °C dir. En soğuk ay ortalaması da 0- (-2) °C dir.
• En fazla yağış ilkbaharda, en az yağış yazın düşer.
• İlkbaharda görülen yağışlar genelde konveksiyon (Kırkikindi) yağışı şeklindedir.
• Yıllık yağış miktarı 300-500 mm civarındadır.
Bitki örtüsü ilkbahar yağışlarıyla yeşeren, yaz başlarında kuruyan küçük boylu ot topluluğudur. Buna step (bozkır) bitki örtüsü denir. Bozkır bitki örtüsü içinde geven , deve dikeni, gelincik, çoban yastığı gibi bitkiler yer almaktadır.
Karasal iklimlerde ormanların ortadan kaldırılması sonucunda oluşan bozkırlara antropojen bozkır denir. Bu tür bozkırlar, ormanların tahrip edilmesi sonucunda ortaya çıktığından yer yer orman ağacı topluluklarına rastlanır.
ORTA KUŞAK KARASAL İKLİM
Görüldüğü yerler: Deniz etkisinden uzak kara içlerinde ve ılıman kuşak karalarının doğu kıyılarında (soğuk su akıntısından dolayı) görülür. Yurdumuzda ise Doğu Anadolu Bölgesi’nde Erzurum –Kars Bölümünde görülen karasal iklim buna benzer.
Özellikleri:
• Kış erken gelir, çok soğuk olur. Kar ortalama 80-90 gün toprak üstünde kalır. Yaz da erken gelir ve çok sıcak olur. Karlar hızla erir.
• En sıcak ay ortalaması 20 °C civarındadır. Bazen sıcaklık 30 °C ye kadar çıkabilmektedir.
• En soğuk ay ortalaması –10 °C civarındadır. Bazı günler –40 °C ye kadar sıcaklığın düştüğü de gözlenebilmektedir.
• Yıllık sıcaklık ortalaması 3-5 °C dir.
• Yıllık sıcaklık farkı 40-50 °C ye kadar ulaşabilmektedir.
• En fazla yağış ilkbahar ve yaz dönemlerinde düşmektedir. Karasallık arttıkça yağışlar yaz mevsimine kaymaktadır. Ör. Erzurum –Kars bölümünde olduğu gibi.
• En az yağış kışın düşmektedir ve kışın düşen yağışlar kar şeklindedir.
• Yıllık yağış ortalaması 500-600 mm civarındadır.
Doğal bitki örtüsü bozkırdır (yaz yağışlarının fazlalığından dolayı alpin çayır şeklindedir.)
Yağışın fazla olduğu yerlerde iğne yapraklı ormanlar (Tayga) vardır.
Sibirya ve Kanada da iğne yapraklı ormanlara tayga ormanları adı verilir. Taygalar, Dünya ormanlarının % 15'ini oluştururlar.
C- SOĞUK KUŞAK İKLİMLERİ
TUNDRA İKLİMİ
Görüldüğü yerler: Sibirya, İskandinavya Yarımadasının kuzeyinde, Kanada’nın kuzeyinde, Grönland adasının kıyı kesimlerinde görülür.
Özellikleri:
En sıcak ay ortalaması 10 °C yi geçmez. Kışın sıcaklık –30, -40 °C'lara kadar iner.
Toprak yılın büyük bir kesiminde donmuş haldedir. Sadece yazın sıcaklığın artması ile toprağın üst kısmındaki buzlar erir ve bataklıklar oluşur.
Yıllık yağış miktarı 200-250 mm civarındadır.
DÜnyanin OluŞumu Ve Depremler
Dünyanın Oluşumu ve Depremler
Üzerinde yaşadığımız dünyanın 5 milyar yıllık tüm oluşum süreci içerisinde depremler meydana gelmiştir. Dünyanın oluşumunun büyük bir bölümünü tamamladığı süreç olan Arkeozoik Dönem de 4 milyar yıl boyunca yeryüzünün şeklini tamamen değiştirecek güçte depremler olmuştur. Ayrıca bu süre içerisinde kıta çekirdekleri meydana gelmiş ve yerküre üzerindeki ilk kıvrımlar yani dağlar oluşmuştur.
Paleozoik Dönem'de yeryüzündeki ilk büyük kıvrımlar; Hersinyen ve Kaledoniyen kıvrımları ortaya çıkmıştır. Yine bu dönemde de Arkeozoik dönemdeki kadar olmasa da şiddetli tektonik hareketler, kıvrılmalar ve volkanik olaylar meydana gelmiştir. Süper Kıta adını verdiğimiz "Pangea" kıtası bu oluşumlar sonucunda büyümeye daha sonra da kıtalara ayrılmaya başlamıştır.
Mezozoik zamanda ise Pangea kıtası parçalanmaya başlamış ve yavaş yavaş bugünkü kıtalar ortaya çıkmıştır. Yine bu dönemde Alp-Himalaya kıvrımlarının oluşması için gerekli olan tortullaşma meydana gelmiştir. Neozoik zamanda ise çok şiddetli tektonik ve volkanik hareketlenmeler olmuştur. Mezozoik dönemde birikmiş olan tortullar ile Alp-Himalaya kıvrımları oluşmuştur. Bu dönemde Pangea kıtası tamamen yok olarak yerini bugünkü kıtalara bırakmış; Tetis Denizi de Atlas ve Hint Okyanusları'nın oluşmasına neden olmuştur. Türkiye'nin büyük bir bölümü ve Kuzey, Güney ve Batı Anadolu Fay Hatları da bu seizma sayesinde ortaya çıkmıştır. Yine seizma nedeniyle seizma nedeniyle deniz çanakları derinleşmiştir. Karadeniz buna çok iyi bir örnektir.
Antropozoik Dönem'in ilk yarısında buzullaşma meydana gelmiştir. İngiltere, Avrupa'dan kopup ada haline gelmiştir. Deniz seviyesi bugünkü seviyesine ulaşmış, Egeit karası çökmüş ve Akdeniz'in suları ilerleyerek Ege Denizi,Çanakkale ve İstanbul Boğazları'nı oluşturmuştur.
Deprem Nedir?
Hareket eden levhalar birbirleri üzerine kuvvet uygularlar. Bu kuvvet yerkabuğundaki kayaçların direnç göstermesi yüzünden belli bölgelerde enerji birikimine yol açar. Bu enerji, kayaçların kırılma sınırını aştığı anda da kırılma (faylaşma) olur ve biriken enerji açığa çıkar. Levha hareketleri yüzünden birikmiş gerilme enerjisinin aniden boşalmasına deprem diyoruz. (Ayrıca aktif volkanların içindeki hareketlilik nedeniyle oluşan ve yapıları farklı olan küçük depremler de vardır.)
Deprem Şiddetleri
DEPREM ŞİDDET CETVELİ : Özel bir şekilde depreme dayanıklı olarak projelendirilmemiş yapılar üç tipe ayrılmaktadır:
A Tipi : Kırsal konutlar, kerpiç yapılar, kireç ya da çamur harçlı moloz taş yapılar.
B Tipi : Tuğla yapılar, yarım kagir yapılar, kesme taş yapılar, beton briket ve hafif prefabrike yapılar.
C Tipi : Betonarme yapılar, iyi yapılmış ahşap yapılar.
Şiddet derecelerinin açıklanmasında kullanılan az, çok ve pek çok deyimleri ortalama bir değer olarak sırasıyla, %5, %50 ve %75 oranlarını belirlemektedir.
Yapılardaki hasar ise beş gruba ayrılmıştır :
Hafif Hasar : İnce sıva çatlaklarının meydana gelmesi ve küçük sıva parçalarının dökülmesiyle tanımlanır.
Orta Hasar : Duvarlarda küçük çatlakların meydana gelmesi, oldukça büyük sıva parçalarının dökülmesi, kiremitlerin kayması, bacalarda çatlakların oluşması ve bazı baca parçalarının aşağıya düşmesiyle tanımlanır.
Ağır Hasar : Duvarlarda büyük çatlakların meydana gelmesi ve bacaların yıkılmasıyla tanımlanır.
Yıkıntı : Duvarların yarılması, binaların bazı kısımlarının yıkılması ve derzlerle ayrılmış kısımlarının bağlantısını kaybetmesiyle tanımlanır.
Fazla Yıkıntı : Yapıların tüm olarak yıkılmasıyla tanımlanır.
Şiddet çizelgelerinin açıklanmasında her şiddet derecesi üç bölüme ayrılmıştır. Bunlardan;
a) Bölümünde depremin kişi ve çevre,
b) Bölümünde depremin her tipteki yapılar,
c) Bölümünde de depremin arazi üzerindeki etkileri belirtilmiştir.
· MSK Siddet Cetveli :*
I- Duyulmayan
(a) : Titreşimler insanlar tarafından hissedilmeyip, yalnız sismograflarca kaydedilirler.
*
II- Çok Hafif
(a) : Sarsıntılar yapıların en üst katlarında ,dinlenme bulunan az kişi tarafından hissedilir.
*
III- Hafif
(a) : Deprem ev içerisinde az kişi, dışarıda ise sadece uygun şartlar altındaki kişiler tarafından hissedilir. Sarsıntı, yoldan geçen hafif bir kamyonetin meydana getirdiği sallantı gibidir. Dikkatli kişiler, üst katlarda daha belirli olan asılmış eşyalardaki hafif sallantıyı izleyebilirler.
*
IV- Orta Şiddetli
(a) : Deprem ev içerisinde çok, dışarıda ise az kişi tarafından hissedilir. Sarsıntı, yoldan geçen ağır yüklü bir kamyonun oluşturduğu sallantı gibidir. Kapı, pencere ve mutfak eşyaları v.s. titrer, asılı eşyalar biraz sallanır. Ağzı açık kaplarda olan sıvılar biraz dökülür. Araç içerisindeki kişiler sallantıyı hissetmezler.
*
V- Şiddetli
(a) : Deprem, yapı içerisinde herkes, dışarıda ise çok kişi tarafından hissedilir. Uyumakta olan çok kişi uyanır, az sayıda dışarı kaçan olur. Hayvanlar huysuzlanmaya başlar. Yapılar baştan aşağıya titrerler, asılmış eşyalar ve duvarlara asılmış resimler önemli derecede sarsılır. Sarkaçlı saatler durur. Az miktarda sabit olmayan eşyalar yerlerini değiştirebilirler ya da devrilebilirler. Açık kapı ve pencereler şiddetle itilip kapanırlar, iyi kilitlenmemiş kapalı kapılar açılabilir. İyice dolu, ağzı açık kaplardaki sıvılar dökülür. Sarsıntı yapı içerisine ağır bir eşyanın düşmesi gibi hissedilir.
(b) : A tipi yapılarda hafif hasar olabilir.
(c) : Bazen kaynak sularının debisi değişebilir.
*
VI- Çok Şiddetli*
(a) : Deprem ev içerisinde ve dışarıda hemen hemen herkes tarafından hissedilir. Ev içerisindeki birçok kişi korkar ve dışarı kaçarlar, bazı kişiler dengelerini kaybederler. Evcil hayvanlar ağıllarından dışarı kaçarlar. Bazı hallerde tabak, bardak v.s.gibi cam eşyalar kırılabilir, kitaplar raflardan aşağıya düşerler. Ağır mobilyalar yerlerini değiştirirler.
(b) : A tipi çok ve B tipi az yapılarda hafif hasar ve A tipi az yapıda orta hasar görülür.
(c) : Bazı durumlarda nemli zeminlerde 1 cm. genişliğinde çatlaklar olabilir. Dağlarda rastgele yer kaymaları, pınar sularında ve yeraltı su düzeylerinde değişiklikler görülebilir.
*
VII- Hasar Yapıcı
(a) : Herkes korkar ve dışarı kaçar, pek çok kişi oturdukları yerden kalkmakta güçlük çekerler. Sarsıntı, araç kullanan kişiler tarafından önemli olarak hissedilir.
(b) : C tipi çok binada hafif hasar, B tipi çok binada orta hasar, A tipi çok binada ağır hasar, A tipi az binada yıkıntı görülür.
(c) : Sular çalkalanır ve bulanır. Kaynak suyu debisi ve yeraltı su düzeyi değişebilir. Bazı durumlarda kaynak suları kesilir ya da kuru kaynaklar yeniden akmaya başlar. Bir kısım kum çakıl birikintilerinde kaymalar olur. Yollarda heyelan ve çatlama olabilir. Yeraltı boruları ek yerlerinden hasara uğrayabilir. Taş duvarlarda çatlak ve yarıklar oluşur.
*
VIII- Yıkıcı*
(a) : Korku ve panik meydana gelir. Araç kullanan kişiler rahatsız olur. Ağaç dalları kırılıp, düşer. En ağır mobilyalar bile hareket eder ya da yer değiştirerek devrilir. Asılı lambalar zarar görür.
(b) : C tipi çok yapıda orta hasar, C tipi az yapıda ağır hasar, B tipi çok yapıda ağır hasar, A tipi çok yapıda yıkıntı görülür. Boruların ek yerleri kırılır. Abide ve heykeller hareket eder ya da burkulur. Mezar taşları devrilir. Taş duvarlar yıkılır.
(c) : Dik şevli yol kenarlarında ve vadi içlerinde küçük yer kaymaları olabilir. Zeminde farklı genişliklerde cm. ölçüsünde çatlaklar oluşabilir. Göl suları bulanır, yeni kaynaklar meydana çıkabilir. Kuru kaynak sularının akıntıları ve yeraltı su düzeyleri değişir.
*
IX- Çok Yıkıcı*
(a) : Genel panik. Mobilyalarda önemli hasar olur. Hayvanlar rastgele öte beriye kaçışır ve bağrışırlar.
(b) : C tipi çok yapıda ağır hasar, C tipi az yapıda yıkıntı, B tipi çok yapıda yıkıntı, B tipi az yapıda fazla yıkıntı ve A tipi çok yapıda fazla yıkıntı görülür. Heykel ve sütunlar düşer. Bentlerde önemli hasarlar olur. Toprak altındaki borular kırılır. Demiryolu rayları eğrilip, bükülür yollar bozulur.
(c) : Düzlük yerlerde çokça su, kum ve çamur tasmaları görülür. Zeminde 10 cm. genişliğine dek çatlaklar oluşur. Eğimli yerlerde ve nehir teraslarında bu çatlaklar 10 cm.den daha büyüktür. Bunların dışında, çok sayıda hafif çatlaklar görülür. Kaya düşmeleri, birçok yer kaymaları ve dağ kaymaları, sularda büyük dalgalanmalar meydana gelebilir. Kuru kayalar yeniden sulanır, sulu olanlar kurur.*
*
X- Ağır Yıkıcı *
(b) : C tipi çok yapıda yıkıntı, C tipi az yapıda yıkıntı, B tipi çok yapıda fazla yıkıntı, A tipi pek çok yapıda fazla yıkıntı görülür. Baraj, bent ve köprülerde önemli hasarlar olur. Tren yolu rayları eğrilir. Yeraltındaki borular kırılır ya da eğrilir. Asfalt ve parke yollarda kasisler olusur.
(c) : Zeminde birkaç desimetre ölçüsünde çatlaklar oluşabilir. Bazen 1 m. genişliğinde çatlaklar da olabilir. Nehir teraslarında ve dik meyilli yerlerde büyük heyelanlar olur. Büyük kaya düşmeleri meydana gelir. Yeraltı su seviyesi değişir. Kanal, göl ve nehir suları karalar üzerine taşar. Yeni göller olusabilir.
*
XI - Çok Ağır Yıkıcı *
(b) : İyi yapılmış yapılarda, köprülerde, su bentleri, barajlar ve tren yolu raylarında tehlikeli hasarlar olur. Yol ve caddeler kullanılmaz hale gelir. Yeraltındaki borular kırılır.
(c) : Yer, yatay ve düşey doğrultudaki hareketler nedeniyle geniş yarık ve çatlaklar tarafından önemli biçimde bozulur. Çok sayıda yer kayması ve kaya düşmesi meydana gelir. Kum ve çamur fışkırmaları görülür.
*
XII- Yok Edici (Manzara Değişir)*
(b) : Pratik olarak toprağın altında ve üstündeki tüm yapılar baştanbaşa yıkıntıya uğrar.
(c) : Yer yüzeyi büsbütün değişir. Geniş ölçüde çatlak ve yarıklarda, yatay ve düşey hareketlerin yön miktarları izlenebilir. Kaya düşmeleri ve nehir versanlarındaki göçmeler çok geniş bir bölgeyi kaplarlar. Yeni göller ve çağlayanlar oluşur.
Üzerinde yaşadığımız dünyanın 5 milyar yıllık tüm oluşum süreci içerisinde depremler meydana gelmiştir. Dünyanın oluşumunun büyük bir bölümünü tamamladığı süreç olan Arkeozoik Dönem de 4 milyar yıl boyunca yeryüzünün şeklini tamamen değiştirecek güçte depremler olmuştur. Ayrıca bu süre içerisinde kıta çekirdekleri meydana gelmiş ve yerküre üzerindeki ilk kıvrımlar yani dağlar oluşmuştur.
Paleozoik Dönem'de yeryüzündeki ilk büyük kıvrımlar; Hersinyen ve Kaledoniyen kıvrımları ortaya çıkmıştır. Yine bu dönemde de Arkeozoik dönemdeki kadar olmasa da şiddetli tektonik hareketler, kıvrılmalar ve volkanik olaylar meydana gelmiştir. Süper Kıta adını verdiğimiz "Pangea" kıtası bu oluşumlar sonucunda büyümeye daha sonra da kıtalara ayrılmaya başlamıştır.
Mezozoik zamanda ise Pangea kıtası parçalanmaya başlamış ve yavaş yavaş bugünkü kıtalar ortaya çıkmıştır. Yine bu dönemde Alp-Himalaya kıvrımlarının oluşması için gerekli olan tortullaşma meydana gelmiştir. Neozoik zamanda ise çok şiddetli tektonik ve volkanik hareketlenmeler olmuştur. Mezozoik dönemde birikmiş olan tortullar ile Alp-Himalaya kıvrımları oluşmuştur. Bu dönemde Pangea kıtası tamamen yok olarak yerini bugünkü kıtalara bırakmış; Tetis Denizi de Atlas ve Hint Okyanusları'nın oluşmasına neden olmuştur. Türkiye'nin büyük bir bölümü ve Kuzey, Güney ve Batı Anadolu Fay Hatları da bu seizma sayesinde ortaya çıkmıştır. Yine seizma nedeniyle seizma nedeniyle deniz çanakları derinleşmiştir. Karadeniz buna çok iyi bir örnektir.
Antropozoik Dönem'in ilk yarısında buzullaşma meydana gelmiştir. İngiltere, Avrupa'dan kopup ada haline gelmiştir. Deniz seviyesi bugünkü seviyesine ulaşmış, Egeit karası çökmüş ve Akdeniz'in suları ilerleyerek Ege Denizi,Çanakkale ve İstanbul Boğazları'nı oluşturmuştur.
Deprem Nedir?
Hareket eden levhalar birbirleri üzerine kuvvet uygularlar. Bu kuvvet yerkabuğundaki kayaçların direnç göstermesi yüzünden belli bölgelerde enerji birikimine yol açar. Bu enerji, kayaçların kırılma sınırını aştığı anda da kırılma (faylaşma) olur ve biriken enerji açığa çıkar. Levha hareketleri yüzünden birikmiş gerilme enerjisinin aniden boşalmasına deprem diyoruz. (Ayrıca aktif volkanların içindeki hareketlilik nedeniyle oluşan ve yapıları farklı olan küçük depremler de vardır.)
Deprem Şiddetleri
DEPREM ŞİDDET CETVELİ : Özel bir şekilde depreme dayanıklı olarak projelendirilmemiş yapılar üç tipe ayrılmaktadır:
A Tipi : Kırsal konutlar, kerpiç yapılar, kireç ya da çamur harçlı moloz taş yapılar.
B Tipi : Tuğla yapılar, yarım kagir yapılar, kesme taş yapılar, beton briket ve hafif prefabrike yapılar.
C Tipi : Betonarme yapılar, iyi yapılmış ahşap yapılar.
Şiddet derecelerinin açıklanmasında kullanılan az, çok ve pek çok deyimleri ortalama bir değer olarak sırasıyla, %5, %50 ve %75 oranlarını belirlemektedir.
Yapılardaki hasar ise beş gruba ayrılmıştır :
Hafif Hasar : İnce sıva çatlaklarının meydana gelmesi ve küçük sıva parçalarının dökülmesiyle tanımlanır.
Orta Hasar : Duvarlarda küçük çatlakların meydana gelmesi, oldukça büyük sıva parçalarının dökülmesi, kiremitlerin kayması, bacalarda çatlakların oluşması ve bazı baca parçalarının aşağıya düşmesiyle tanımlanır.
Ağır Hasar : Duvarlarda büyük çatlakların meydana gelmesi ve bacaların yıkılmasıyla tanımlanır.
Yıkıntı : Duvarların yarılması, binaların bazı kısımlarının yıkılması ve derzlerle ayrılmış kısımlarının bağlantısını kaybetmesiyle tanımlanır.
Fazla Yıkıntı : Yapıların tüm olarak yıkılmasıyla tanımlanır.
Şiddet çizelgelerinin açıklanmasında her şiddet derecesi üç bölüme ayrılmıştır. Bunlardan;
a) Bölümünde depremin kişi ve çevre,
b) Bölümünde depremin her tipteki yapılar,
c) Bölümünde de depremin arazi üzerindeki etkileri belirtilmiştir.
· MSK Siddet Cetveli :*
I- Duyulmayan
(a) : Titreşimler insanlar tarafından hissedilmeyip, yalnız sismograflarca kaydedilirler.
*
II- Çok Hafif
(a) : Sarsıntılar yapıların en üst katlarında ,dinlenme bulunan az kişi tarafından hissedilir.
*
III- Hafif
(a) : Deprem ev içerisinde az kişi, dışarıda ise sadece uygun şartlar altındaki kişiler tarafından hissedilir. Sarsıntı, yoldan geçen hafif bir kamyonetin meydana getirdiği sallantı gibidir. Dikkatli kişiler, üst katlarda daha belirli olan asılmış eşyalardaki hafif sallantıyı izleyebilirler.
*
IV- Orta Şiddetli
(a) : Deprem ev içerisinde çok, dışarıda ise az kişi tarafından hissedilir. Sarsıntı, yoldan geçen ağır yüklü bir kamyonun oluşturduğu sallantı gibidir. Kapı, pencere ve mutfak eşyaları v.s. titrer, asılı eşyalar biraz sallanır. Ağzı açık kaplarda olan sıvılar biraz dökülür. Araç içerisindeki kişiler sallantıyı hissetmezler.
*
V- Şiddetli
(a) : Deprem, yapı içerisinde herkes, dışarıda ise çok kişi tarafından hissedilir. Uyumakta olan çok kişi uyanır, az sayıda dışarı kaçan olur. Hayvanlar huysuzlanmaya başlar. Yapılar baştan aşağıya titrerler, asılmış eşyalar ve duvarlara asılmış resimler önemli derecede sarsılır. Sarkaçlı saatler durur. Az miktarda sabit olmayan eşyalar yerlerini değiştirebilirler ya da devrilebilirler. Açık kapı ve pencereler şiddetle itilip kapanırlar, iyi kilitlenmemiş kapalı kapılar açılabilir. İyice dolu, ağzı açık kaplardaki sıvılar dökülür. Sarsıntı yapı içerisine ağır bir eşyanın düşmesi gibi hissedilir.
(b) : A tipi yapılarda hafif hasar olabilir.
(c) : Bazen kaynak sularının debisi değişebilir.
*
VI- Çok Şiddetli*
(a) : Deprem ev içerisinde ve dışarıda hemen hemen herkes tarafından hissedilir. Ev içerisindeki birçok kişi korkar ve dışarı kaçarlar, bazı kişiler dengelerini kaybederler. Evcil hayvanlar ağıllarından dışarı kaçarlar. Bazı hallerde tabak, bardak v.s.gibi cam eşyalar kırılabilir, kitaplar raflardan aşağıya düşerler. Ağır mobilyalar yerlerini değiştirirler.
(b) : A tipi çok ve B tipi az yapılarda hafif hasar ve A tipi az yapıda orta hasar görülür.
(c) : Bazı durumlarda nemli zeminlerde 1 cm. genişliğinde çatlaklar olabilir. Dağlarda rastgele yer kaymaları, pınar sularında ve yeraltı su düzeylerinde değişiklikler görülebilir.
*
VII- Hasar Yapıcı
(a) : Herkes korkar ve dışarı kaçar, pek çok kişi oturdukları yerden kalkmakta güçlük çekerler. Sarsıntı, araç kullanan kişiler tarafından önemli olarak hissedilir.
(b) : C tipi çok binada hafif hasar, B tipi çok binada orta hasar, A tipi çok binada ağır hasar, A tipi az binada yıkıntı görülür.
(c) : Sular çalkalanır ve bulanır. Kaynak suyu debisi ve yeraltı su düzeyi değişebilir. Bazı durumlarda kaynak suları kesilir ya da kuru kaynaklar yeniden akmaya başlar. Bir kısım kum çakıl birikintilerinde kaymalar olur. Yollarda heyelan ve çatlama olabilir. Yeraltı boruları ek yerlerinden hasara uğrayabilir. Taş duvarlarda çatlak ve yarıklar oluşur.
*
VIII- Yıkıcı*
(a) : Korku ve panik meydana gelir. Araç kullanan kişiler rahatsız olur. Ağaç dalları kırılıp, düşer. En ağır mobilyalar bile hareket eder ya da yer değiştirerek devrilir. Asılı lambalar zarar görür.
(b) : C tipi çok yapıda orta hasar, C tipi az yapıda ağır hasar, B tipi çok yapıda ağır hasar, A tipi çok yapıda yıkıntı görülür. Boruların ek yerleri kırılır. Abide ve heykeller hareket eder ya da burkulur. Mezar taşları devrilir. Taş duvarlar yıkılır.
(c) : Dik şevli yol kenarlarında ve vadi içlerinde küçük yer kaymaları olabilir. Zeminde farklı genişliklerde cm. ölçüsünde çatlaklar oluşabilir. Göl suları bulanır, yeni kaynaklar meydana çıkabilir. Kuru kaynak sularının akıntıları ve yeraltı su düzeyleri değişir.
*
IX- Çok Yıkıcı*
(a) : Genel panik. Mobilyalarda önemli hasar olur. Hayvanlar rastgele öte beriye kaçışır ve bağrışırlar.
(b) : C tipi çok yapıda ağır hasar, C tipi az yapıda yıkıntı, B tipi çok yapıda yıkıntı, B tipi az yapıda fazla yıkıntı ve A tipi çok yapıda fazla yıkıntı görülür. Heykel ve sütunlar düşer. Bentlerde önemli hasarlar olur. Toprak altındaki borular kırılır. Demiryolu rayları eğrilip, bükülür yollar bozulur.
(c) : Düzlük yerlerde çokça su, kum ve çamur tasmaları görülür. Zeminde 10 cm. genişliğine dek çatlaklar oluşur. Eğimli yerlerde ve nehir teraslarında bu çatlaklar 10 cm.den daha büyüktür. Bunların dışında, çok sayıda hafif çatlaklar görülür. Kaya düşmeleri, birçok yer kaymaları ve dağ kaymaları, sularda büyük dalgalanmalar meydana gelebilir. Kuru kayalar yeniden sulanır, sulu olanlar kurur.*
*
X- Ağır Yıkıcı *
(b) : C tipi çok yapıda yıkıntı, C tipi az yapıda yıkıntı, B tipi çok yapıda fazla yıkıntı, A tipi pek çok yapıda fazla yıkıntı görülür. Baraj, bent ve köprülerde önemli hasarlar olur. Tren yolu rayları eğrilir. Yeraltındaki borular kırılır ya da eğrilir. Asfalt ve parke yollarda kasisler olusur.
(c) : Zeminde birkaç desimetre ölçüsünde çatlaklar oluşabilir. Bazen 1 m. genişliğinde çatlaklar da olabilir. Nehir teraslarında ve dik meyilli yerlerde büyük heyelanlar olur. Büyük kaya düşmeleri meydana gelir. Yeraltı su seviyesi değişir. Kanal, göl ve nehir suları karalar üzerine taşar. Yeni göller olusabilir.
*
XI - Çok Ağır Yıkıcı *
(b) : İyi yapılmış yapılarda, köprülerde, su bentleri, barajlar ve tren yolu raylarında tehlikeli hasarlar olur. Yol ve caddeler kullanılmaz hale gelir. Yeraltındaki borular kırılır.
(c) : Yer, yatay ve düşey doğrultudaki hareketler nedeniyle geniş yarık ve çatlaklar tarafından önemli biçimde bozulur. Çok sayıda yer kayması ve kaya düşmesi meydana gelir. Kum ve çamur fışkırmaları görülür.
*
XII- Yok Edici (Manzara Değişir)*
(b) : Pratik olarak toprağın altında ve üstündeki tüm yapılar baştanbaşa yıkıntıya uğrar.
(c) : Yer yüzeyi büsbütün değişir. Geniş ölçüde çatlak ve yarıklarda, yatay ve düşey hareketlerin yön miktarları izlenebilir. Kaya düşmeleri ve nehir versanlarındaki göçmeler çok geniş bir bölgeyi kaplarlar. Yeni göller ve çağlayanlar oluşur.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)